14 Aralık 2014 Pazar

Yakın Dönem Popülasyon Genetiği Çalışmaları Ne Anlatıyor

Bu yazıda son dönemde yayınlanmış popülasyon genetiği çalışmalarından elde edilen bulguları derlemeye çalışacağım. Bunu yaparken -antik ve/veya çağdaş- Anadolu insan topluluklarının bu çalışmalar açısından önemine de değineceğim.

Başlarken, popülasyon genetiği alanınındaki çalışmaların sayısının, son yıllarda birkaç faktöre bağlı olarak hızla arttığını söylemeliyim. Bu faktörlerden ilki, yakın zamanda yeni nesil dizileme yöntemlerinin geliştirilmesi. Bu yöntemlerle beraber artık, insan genomunu görece düşük maliyetlerle yüksek hassasiyette dizilemek mümkün hale geldi. Daha önce genomun sadece belirli bölgelerinden (örneğin, mikrosatelitler) elde edilen bilgi popülasyon öykülerinin yazılması için kullanılırken bugün genomun tamamı bu amaç için kullanılabiliyor. İnsan genomunda yaklaşık üç milyar (sayıyla 3.000.000.000) baz çifti var. Bu sayı, bir genomun dizilenmesiyle elde edilecek bilginin büyüklüğüne dair kabaca bir fikir verilebilir. Her ne kadar herhangi iki insan genomu arasındaki fark, genomun çok küçük bir kısmını temsil etse de (genomun yaklaşık %0,1'i [1]), farklı popülasyonlara ait birçok bireyin karşılaştırılmasından elde edilen bilgi, popülasyonların tarihlerine dair çıkarımlar yapmamıza imkan sağlayacak kadar büyük. Üstelik iki genom arasında gözlenen farkın, örneğin lokasyonu (farkların genomun belirli bölgelerinde toplanmış ya da bütüne yayılmış olması) gibi bilgiler de kendine özgü değer taşıyor.

Popülasyon genetiğinin son zamanlardaki hızlı gelişimine yardımcı olan ikinci faktör ise, gene yakın zamanda geliştirilen moleküler yöntemler sayesinde, fosil örneklerin DNA'larının yüksek hassasiyetle dizilenmesinin mümkün hale gelmesi. Böylece popülasyon öyküleri üzerine modern örnekleri kullanarak ulaştığımız çıkarımları antik örnekleri kullanarak sınamamız ve bu öyküleri detaylandırmamız mümkün hale geldi. Ayrıca, genomlarını dizileyebildiğimiz bu antik örnekler arasında sadece modern insanlar (Homo sapiens) yok; Neandertal (Homo neanderthalensis) ve Denisovalı gibi diğer homininler de var. Bu türler üzerine yapılan çalışmalar, modern insanların diğer homininlerle onbinlerce yıl önce karıştıkları [2, 3] ve bu karışımlardan modern Avrasyalı insan genomlarına küçümsenmeyecek miktarda genetik materyal miras kaldığı gibi son derece ilginç şeyler söylüyor.

Bu ufak girişten sonra, son bir yıl içerisinde karşılaştığım çalışmaların sonuçlarından bahsetmeye başlayabilirim artık. İlk olarak, bu yılın Nisan ayında yayınlanan bir çalışmadan [4, 5] bahsedeceğim. Araştırmacılar, İskandinavya'da bulunan Mesolitik (avcı-toplayıcı; Kuzey Avrupa, 10.000-5.000 yıl önce) ve Neolitik (tarım yapan; Kuzey Avrupa, 5.000-1.700 yıl önce) döneme ait 11 kemik örneğinden elde ettikleri DNA'lar üzerinde tüm-genom dizileme yapıyorlar. Buldukları şeyler arasında, Neolitik örneklerin (örn., Gökhem(2), 5.000 yıl önce) genetik olarak en çok günümüz Sardunyalılarına benzedikleri var. Mesolitik döneme ait örnekler (örn., Ajvide(58), 5000 yıl önce) ise genetik olarak modern Litvanyalılara en yakınlar. Bu sonuç, tarımın, Avrupa'nın kuzeyine Sardunya'daki bir kaynak popülasyondan yayıldığını gösteriyor. Bununla beraber, modern İskandinavyalılarının Mesolitik avcı-toplayıcıların ve Neolitik tarımcıların bir karışımı oldukları ve tarımcılara oranla avcı-toplayıcılara genetik olarak daha yakın oldukları da çalışmanın bir başka önemli bulgusu.

Araştırmacılar, daha önce başka çalışmalarda dizilenen diğer Avrupalı antik-örnekleri de* analizlerine dahil ettiklerinde, avcı-toplayıcılarla antik tarımcıların genetik olarak tamamen ayrıldıklarını ve kendi aralarında gruplandıklarını görüyorlar (figür 1). Bunlara ek olarak, iki Neolitik örnek arasından Gökhem(2)'nin, Ötzi'ye (Avrupa'lı erken dönem tarımcı örneği) göre avcı-toplayıcılara daha fazla benzediğini de gösteriyorlar. Bu son bulgu, İskandinavya'da avcı-toplayıcılar ve tarımcılar arasında antik çağlarda karışım olduğuna ve gen akışının avcı-toplayıcılardan tarımcılara doğru olduğuna işaret ediyor. Son olarak, Mesolitik avcı-toplayıcılar arasındaki genetik çeşitliliğin, Neolitik tarımcılar arasındakinden daha düşük olduğunu da gösteriyor araştırmacılar. Bu örüntüyle başka çalışmalarda da karşılaşıyoruz...

Özetle bu önemli çalışmanın bulguları arasında, tarımın Sardunya'daki bir kaynak popülasyondan Avrupa'nın kuzeyine yayılması ve antik örnekler arasında Mesolitik ve Neolitik bireylerin birbirlerinden radikal biçimde ayrılmaları en önemlileri gibi gözüküyor bana.

*Ötzi, Neolitik tarımcı, Kuzey İtalya, 5.300 yıl önce,
  LaBrana1, Mesolitik avcı-toplayıcı, İspanya, 7.500 yıl önce,
  MA1, Palaeolitik avcı-toplayıcı, Sibirya, 23.000 yıl önce


































Figür 1. Skoglund ve diğerleri, 2014

Birkaç ay sonra yayınlanan (Ekim 2014) başka bir çalışma [5, 6], Avrupa insan popülasyonlarının üç ayrı kaynaktan geldiğini gösteriyor. Almanya'da bulunan, 7.000 yıllık bir Neolitik-tarımcı örneğin (Stuttgart) ve Lüksemburg ve İsveç'te bulunan 8.000 yıllık 8 Mesolitik avcı-toplayıcı (örn, Loshbour ve Mottola) örneğin genomlarını dizileyen araştırmacılar, çok sayıda modern Avrupalı insan örneğini kattıkları analizlerinde modern Avrupa insan popülasyonlarının en az 3 ayrı kaynak-popülasyondan geldiklerini görüyorlar. Bu kaynak popülasyonlar şöyle: Batı Avrupalı avcı-toplayıcılar (figür 2'de, WHG-western European hunter-gatherer), antik kuzey Avrasyalılar (figür 2'de ANE-ancient northern Eurasian) ve erken Avrupalı tarımcılar (figür 2'de EEF-early European farmers). Çalışmanın bulguları arasında, Avrupalı ve Yakın Doğulu (Near East) modern popülasyonların, kuzey-güney doğrultusunda sıralandıkları bir grafik de var (figür 2). Yukarıdaki çalışmayı doğrularcasına bu grafikte Avrupalı ilk tarımcılar, (EEF) modern Sardunyalılarla birlikte gruplanıyor. Gene aynı grafikte, bütün avcı-toplayıcı bireyler Yakın Doğululardan en uzakta görünüyorlar; fakat aynı zamanda, modern Avrupalıların da dışındalar. Bu çalışmanın bir diğer bulgusu, Avrupalı ilk tarımcıların özgün bir Avrasyalı popülasyonuna (makalede, "basal Eurasian") ait olduğu düşünülen genetik özellikler taşıyor olması. Buraya daha sonra tekrar geleceğim; fakat bu çalışmaya dair son olarak değinmek istediğim şey, Avrupa'lı avcı-toplayıcı örnekler arasındaki genetik çeşitliliğinin Avrupalı ilk tarımcılara oranla daha düşük çıkması -diğer çalışmada da aynı örüntü görülmüştü. Bu sonuca bakarak araştırmacılar, Avrupalı avcı-toplayıcıların tarımcılara oranla daha izole topluluklarda, ve muhtemelen ne birbirleriyle ve ne de -daha sonra- tarımcılarla çok fazla karışmadan yaşadıklarını iddia ediyorlar.



































Figür 2. Lazarids ve diğerleri, 2014.

Gene bu yıl içerisinde yayınlanan (Ekim 2014) başka bir çalışma [6, 7], bir modern insana ait en eski örneğin genomunun dizilemeyi başardı. Sibirya'da bulunan 45.000 yaşındaki Ust'-Ishim örneği, modern Avrasyalı popülasyonlar arasından hiçbirine genetik olarak diğerinden daha fazla benzemiyor. Fakat, aynı çalışmada başka bir analiz,Ust'-Ishim'in modern Asyalı örneklerine ve antik Batı Avrupalı örneklerine (8000 yıllık ve 24.000 yıllık avcı-toplayıcı örnekleri) genetik olarak eşit derecede yakın olmasına rağmen, günümüz Avrupalı örneklerine daha uzak olduğunu gösteriyor. Yazarlara göre bu durum, modern Avrupalılarının köklerinin bir kısmını modern insanın Avrasya'ya ilk çıkışında yer almamış başka bir popülasyondan -belki de yukarıda bahsedilen "basal Eurasian" popülasyonundan- aldığına işaret ediyor.

Son olarak değinmek istediğim çalışma ise (Kasım 2014 [8, 9]), Kafkaslar'da bulunan 36.200 yıllık bir modern insan kemiğinden (Kostenki 14-K14) alınan DNA örneğinin dizilenmesi üzerine. Çalışmanın sonuçları, K14'ün Uzak Asya hariç birbirinden çok farklı Avrasya popülasyonlarıyla genetik açıdan eşit uzaklıkta olduğunu gösteriyor. Bu sonucun işaret ettiği ilk şey, Uzak Asyalılarla Avrasya'nın geri kalan popülasyonları arasındaki ayrışmanın 36.200 yıl önce hali hazırda gerçekleşmiş olduğu. Çalışmanın diğer sonuçlarına göre ise, K14 genetik olarak en çok Avrupalı Mesolitik avcı-toplayıcılara benziyor. Fakat aynı zamanda, Neolitik tarımcılarla da genetik çeşitliliğinin bir kısmını paylaşıyor, K14. Diğer taraftan bu durum, yukarıdaki çalışmalarda da bahsedildiği üzere, Mesolitik avcı-toplayıcılar için geçerli değil (Neolitik tarımcılarla, karışıma işaret edecek genetik çeşitlilik paylaşmıyorlar). Bu da, yazarlara göre, yukarıda bahsi geçen "basal Eurasian" popülasyonuyla K14'ün ataları arasında gen paylaşımı olduğuna işaret ediyor. Bunlara ek olarak, araştırmacılar Sibirya'nın Yenisey bölgesine ait günümüz örneklerini de analizlerine kattıklarında, bu örneklerin K14 ve diğer Avrupalı avcı-toplayıcılara kıyasla İskandinavyalı avcı-toplayıcılara daha çok benzediklerini buluyorlar. Bu bulgunun işaret ettiği ise, İskandinavyalı avcı-toplayıcılarla Sibiryalı örneklerin ataları arasında K14'ten sonra ve Mesolitik'ten önce bir karışımın olduğu. Çalışmanın sonuçları bir bütün olarak ele alındığında, bugünün Avrupa popülasyonlarını oluşturan atasal popülasyonların (örn., Batı/Kuzey Avrupalı avcı-toplayıcılar ve "basal Eurasian")  36.200 yıl önce hali hazırda ayrışmış oldukları ve fakat aralarında önemli derecede gen akışı (göç) olduğu ortaya çıkıyor. Yani bu sonuçlar, antik bir Avrasya metapopülasyonuna işaret ediyor (figür 3).


Figür3. Seguin-Orlando ve diğerleri, 2014.

Peki, bütün bu çalışmalar ne gösteriyor? Bence öncelikle söyleyebileceğimiz şey, her yeni antik örneğin dizilenmesiyle popülasyon öykülerinin daha detaylı bir şekilde tekrar yazıldığı. Ayrıca, Mesolitik popülasyonlarla, Neolitik popülasyonların çok nadir örnekler dışında karışmadıklarını da (İskandinavya bunun bir istisnası, örneğin) iddia edebiliriz. Bahsedilen son çalışmayı da bu resmin içine dahil edersek eğer, Palaeolitik dönem kuzey Avrasyalı avcı-toplayıcılarla İskandinavyalı avcı-toplayıcıların arasında akrabalık olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, "basal Eurasian" diye adlandırılan kolun tarımı bulan popülasyonlara kaynaklık ettiğini ve bu kolda temsil edilen genetik çeşitliliğin muhtemelen Neolitik dönemde Sardunyalılar -ya da onlara atasal başka bir Güney Avrupalı popülasyonu- aracılığıyla Avrupalılara geçtiğini de ekleyebiliriz. Bu noktada başta tartışma sözü verdiğim, fakat buraya kadar değinemediğim Anadolu popülasyonlarından da biraz bahsedebiliriz sanırım. Tarımın Anadolu üzerinden  (karadan ya da denizden) Avrupa'ya yayıldığını göz önüne alırsak Anadolu'ya ait antik örneklerin dizilenmesi halinde buradaki resme yapacağı katkı çok ciddi olabilir. Ayrıca, şu an için hipotetik olan, fakat bütün Avrasya'nın popülasyon öyküsü açısından son derece merkezi gözüken "basal Eurasian" popülasyonun neye benzediğini bulmamız da bir nebze daha mümkün olur diye düşünüyorum, bu sayede. Belki bir dahaki yazıya bunları daha derli toplu tartışabilirim. Fakat şu ana kadar görünen, heyecan verici bir döneme girildiği.

Özgür


[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Human_genetic_variation
[2] http://www.sciencemag.org/content/328/5979/710.full
[3] http://www.nature.com/nature/journal/v505/n7481/full/nature12886.html
[4] http://www.sciencemag.org/content/344/6185/747
[5] http://www.newscientist.com/article/dn25461-stone-age-dna-shows-huntergatherers-shunned-farming.html#.VI3g_dKsWSp
[6] http://www.nature.com/nature/journal/v514/n7523/full/nature13810.html
[7] http://www.newscientist.com/article/dn26435-thoroughly-modern-humans-interbred-with-neanderthals.html
[8] http://www.sciencemag.org/content/346/6213/1113.short
[9] http://news.sciencemag.org/archaeology/2014/11/european-genetic-identity-may-stretch-back-36000-years





30 Kasım 2014 Pazar

Bayes'ci Beyinler

Gunumuzde bilissel bilimler dalinda sikca adi gecen bir dusunce uzerine yazmak istiyorum. Beynin ana hatlariyla tahmin edici (predictive) ya da cikarimci (inferential) bir makine oldugu uzerine kurulu bu dusunce. Temel olarak beynin, duyusal verileri pasif bir sekilde toplamak yerine surekli aktif ve gelen duyusal uyarilarin sebepleri uzerine surekli tahmin yuruten bir organ oldugunu iddia ediyor bu görus. Sinir sistemleri surekli bir belirsizlik ve muglaklikla bas etmek uzere evrildiklerine gore, bu belirsizligi icsel olarak temsil etmeleri gerektigi iddia ediliyor. Yakin zamanda prestijli bir dergi olan Behaviour and Brain Sciences’ta yazdigi makaleyle bu göruse vurgu yapan Andy Clark, beynin, kendisine ulasan duyumlarin nedenleri uzerine cikarim yaptigini soyluyor ve bu modelin beynin dönguler ve ileri- geri baglantilar iceren mimarisiyle uyustugunu iddia ediyor. Zira memeli beyninin alti katmanli korteks bolgesinde katmanlar arasi noron baglantilari cift yonlu, yani sadece asagi katmanlardaki duyusal girdilerden yukari katmanlara cikmiyor, ayni zamanda yukari katmanlardan asagi katmanlara geri bildirim dönguleri bulunuyor. Iste bu modele gore ust katmanlarin islevi, alt katmanlara ulasan duyusal sinyalleri “tahmin etmek” ve sadece bu tahminlerin otesine gecen, “surpriz” iceren sinyallerin yukari tabakalara gecmesini saglamak. Baska bir deyisle algi (perception), tahmin hatasini (prediction error) en aza indiren bir mekanizma haline geliyor. Tahmin hatasi, tahmin edilen duyusal uyaranlarla gercekte duyumlanan uyaranlar arasindaki farki teskil ediyor. Bu görus, Karl Friston’un ortaya attigi “serbest enerji prensibi” (Free Energy Principle) ile benzerlikler gosteriyor. Bu göruse gore serbest enerji, dunyanin temsili (representation) ile dunyanin kendisi arasindaki fark demek oluyor. Serbest enerji prensibi, biyolojik sistemlerdeki butun degisimlerin serbest enerjiyi azaltmak uzere gerceklestigini iddia ediyor. Algi, hareket, hafiza ve dikkat gibi dallari ortak prensipler dogrultusunda birlestirmeyi amaclayan oldukca iddiali bir görus bu.

Beklentilerimiz ve yargilarimiz sadece duyusal algilari yorumlamakla kalmiyor, bu algilari belirliyor ve degistiriyorlar ayni zamanda. Örnegin bir deneyde insanlar iki gruba ayriliyor ve iki grup da manyetik rezonans makinesine yatip ayni sarabi iciyorlar. Fakat birinci gruba ictikleri sarabin oldukca pahali bir sarap oldugu soyleniyor. Beyin goruntuleri, pahali sarap ictikleri soylenen grup icin beynin haz alma bölgeleri diger gruba oranla daha aktif hale geliyor. Bu da demek oluyor ki haz asla dogrudan gelmiyor, hep inanclardan ve oncul bilgilerden etkileniyor.

Dunyaya her an bir beklentiyle, gecmisin suzgeciyle bakmayi cagristiriyor bu kavram. Beynin algiladigi nesneleri bir kaliba sokma, bir anlam verme durtusu, ve nöral ekonomi icin islenmeye deger yegane verinin bu beklentilerin disina cikan, surpriz veriler oldugu görusune yapilan bir vurgu. Tabi bu haliyle “ficidaki beyin” (brain in a vat) gibi internalist yorumlari kucakladigi da kesin. Bu haliyle asla dis dunyayi dogrudan deneyimleyemiyoruz, tek algiladigimiz beynin en iyi hipotezinden ibaret. Hatta bu gorusun en uc yorumlamasina gore dunyayla olan algisal temas, sadece beynin dis dunyada olan seyle ilgili en iyi tahmini denetlemek ve gerekirse bu tahmini duzeltmekten ibaret!

Tabi burada bir Zizek baglantisi gozden kacmiyor degil. Zizek de ideolojinin gunluk yasamin her alanina yayildigini soylerken biraz bu gorusle uyusmuyor mu? Zizekci ideoloji, Clark’ci on kabullerden, inanclardan, beklentilerden ve cikarimlardan meydana gelmiyor mu? Ideolojinin alanina tam olarak da ondan arindigimizi sandigimiz anda girdigimizi soylerken Zizek, aslinda bu kavramin beynin dogal isleyis mekanizmasina kokten baglanmis oldugunu vurgulamiyor mu? Bu haliyle ideoloji, islevi dunyadan aldigi algisal surprizi azaltmak ve dunyayi ön kabullere ve gecmis bilgiye gore aciklamak olan bir mekanizma olarak degerlendirilebilir mi?

Tabi ki gecmis bilgiden bagimsiz bir algilama, Zen ustalalarinin iddia ettigi kadar kolay degil. Dunyayi yorumlarken, nesneleri siniflandirirken, karsimizda konusan kisiyi anlamaya calisirken hep gecmis bilgiyi kullaniyor ve bu bilgiyle cikarimlar yapiyoruz. Aslinda beyinlerin yaptigi en carpici islerden biri, sinirli sayida bilgiye maruz kalmasina ragmen ogrenmeyi genellestirmesi ve siniflandirmasi. Binlerce yildir filozoflarin aklini kurcalayan, tumevarim skandali (the scandal of induction) dedikleri sey bu. Nasil oluyor da bir cocuk, uc ya da dort tane at resmi gordukten sonra ileride gördugu bambaska atlari “at” kategorisine hemencecik sokuveriyor? Nasil oluyor da azicik bilgiye maruz kalmasina karsin genelleme kusursuz gerceklesiyor? Yine unlu analitik felsefeci W.V. Quine’in “referansin belirsizligi” (indeterminacy of reference) olarak niteledigi durum, beyinlerin bu tumevarim ozelligine vurgu yapiyor. O ana kadar hayatinda hic tavsan gormemis bir cocuk, tarlada kosan bir tavsan goruyor ve babasi “Bak tavsana” diyor. Kritik soru su: Nasil oluyor da bu “tavsan” sozcugu, cocugun o anda gordugu sayisiz farkli duruma (tavsanin kosusu, tavsanin bacagi, kulagi, tavsanin hizi vs.) degil de, bir butun olarak tavsana gonderme yapiyor ve bundan sonra gorulen butun tavsanlara genellenebiliyor?

Burada son zamanlarda bilissel bilimler ve nörobiyolojideki bulgulari birlestirme ve modelleme amaciyla ortaya koyulan Bayes istatistiginden söz etmek gerekiyor. 18. yuzyilda yasamis Ingiliz filozof ve istatistikci Thomas Bayes tarafindan ortaya konan Bayes teoremi, kosullu olasiliklari (conditional probabilities) konu alan cikarimci (inferential) bir istatistik metodudur, ve betimleyici (descriptive) istatistikten ayrildigi nokta da budur. Betimleyici istatistik bir populasyondan alinan bir örneklemi (sample) betimlemeyi amaclarken, cikarimci istatistik, populasyondan alinan bu örneklemden yola cikarak bu populasyonun dogasi hakkinda cikarimlar yapmayi amaclar. Yani cikarimci istatistik, veriden yola cikarak bilinmeyen populasyonun ortalamasini ve standart sapmasini cikarimlamayi hedefler. Ficidaki beynin kendine ulasan duyu verilerinden yola cikarak gercek dunyayi modellemeye calismasi analojisini kurmak pek de zor degil. Zaten bu yuzden Bayes metodu, Bayes beyni (Bayesian brain) adi altinda beyinlerin cikarimci dogasina vurgu yaparak kullaniliyor. Bayes teoreminin nevi sahsina munasir yani, öncul (prior) dagilimlari kullanmasi. Nedir bu öncul dagilimlar? Ölcum aldigimiz populasyon hakkinda önceden bildigimiz dagilim semalari. Hemen bir örnekle aciklayalim: Bir cocuk sikca oksuruyor (ölcumledigimiz veri), ve bir Bayes istatistikcisi olan babasi bu öksurugun sebebini (bu ölcume neden olan sey) bulmaya calisiyor. Elde 2 tane hipotez var:

       1)   Grip
       2)   Akciger kanseri

Simdi hem grip olan, hem de akciger kanserine yakalanan insanlarin sikca oksurdugu bir gercek. Fakat Bayes teoremini guclu kilan sey, kullandigi su öncul önerme: Gribe yakalanma ihtimali, akciger kanserine yakalanma ihtimalinden daha fazladir. Iste bu öncul önerme hesaba katilinca, cocukta görulen öksurugun sebebinin grip olma olasiligi oldukca kuvvet kazaniyor. Bir eczaci cocugu olarak, kendi babamin da farkinda olmasa bile oldukca iyi bir Bayes istatistikcisi oldugunu söyleyebilirim. Semptomlari kullanarak tutarli teshis ortaya koymak, gecmisi ve olasilik dagilimlarini kullanarak Bayes-vari cikarimlar yapmayi gerektiriyor. Iste gecmisin, bilginin, deneyimin önemi de burada devreye giriyor. Beyinler, hep eldeki sinirli sayidaki bilgiyi kullanarak nedensel cikarimlar yapiyorlar. Dogada hep bir neden arama, ve baginti (correlation) ile neden olmayi (causation) surekli birbirine karistirma konusundaki yatkinligimizin sebebi bu olabilir. David Hume, dogada nedenselligin hicbir zaman gözlemlenemedigini, ancak beyinlerimizin bu nedenselligin dis dunyada gözlemlenebildigi yanilsamasina kapildigini soylemisti. Duran bir bilardo topu, baska bir bilardo topunun carpmasi sonucu harekete geciyor. Burada gözlemlenen tek sey, etkilesime gecen ve hareket eden toplardan ibaret. Nedensellik (causation) bu filmin hicbir yerinde, gercek dunyada gözlemlenmiyor. Nedenselligi beyinlerimiz uretiyor, ve hareket eden topun, duran topun harekete gecmesine “neden oldugunu” söyluyor.

Butun bu veriler beyinlerin Bayesci bir cikarim makineleri oldugu tezini kuvvetlendiriyor gibi gorunse de, teorinin kafada biraktigi soru isaretleri de var. Bir kere beden/beyin arasinda cizilen kesin bir ayrim var. Bedensel duyulardan kendisine ulasan verilerle dunya hakkinda cikarimlar yapan bir beyin. Descartes’ci ruh/beden ayrimini cagristiriyor bu beyin/beden ayrimi. Adeta Descartes’in maddesel olmayan ruh kavraminin yikilmasindan sonra onun yerini ficidaki bir beyin aliyor. Bu goruse karsi cikan elestiriler, beyin, beden ve cevre arasindaki dinamik birlige ve etkilesime dikkat cekiyorlar. Beynin surekli dunya hakkinda temsiller kurmasina gerek olmadigini, bu temsiller yerine dunyanin kendisini model olarak kullandigini soyluyorlar. Vucut bulmus zihin yazisinda altini cizdigimiz gorusu destekleyen bir fikir bu: cevre ve bedenin zihinsel modellemesini yapmaya gerek yok, cunku cevre ve beden, aklin (mind) bir parcasi. Robotik ve yapay zeka dalinin son zamanlarda cok vurguladigi bir gorus bu: robotlarin dis dunyanin soyut bir temsilini kodlamak yerine dunyanin kendisini model olarak kullanmalari, dunyayla etkilesim icine girerek ögrenmeleri bekleniyor. Planlama gibi ust duzey bilissel fenomenlerin uygulamasinda bile cevresel verilerin cok yararli oldugu, tamamen soyut bir zihinsel kopus yerine cevresel uyaranlarin manipule edildigi bir gercek. Satranc analojisi yapalim hemen: Buyukustalar satranc oynarken bir tahtaya gerek duymazlar, oyunu kafalarinda rahatlikla oynayabilirler. Fakat tahtabasinda oynarken, tahtanin sundugu cevresel uyarilari kullanarak (gözlerini bos karelerde gezdirerek vs.) cok daha verimli bir sekilde plan kurup daha iyi bir oyun cikarirlar. Dunyanin kendisini model olarak kullanma derken kastedilen iste tam olarak budur: cevrenin ve beynin bir butun olusturmasi, ve zihnin bu birliktelik sonucu ortaya cikan bir surec olmasi.

Dogu felsefecilerinin sordugu temel sorulardan birisi, gecmisin karismadigi, olani filtrelemedigi, saf bir gözlemin mumkun olup olmadigidir. Bayes teoricilerinin bu soruya verdigi yanit, ilk deneyimler disinda negatif. Bir cocuk hayatinda ilk defa bir agaca bakarken belki böylesine saf bir gözlem olabilir. Ama sonrasindaki gözlemler, gecmis ve hafiza tarafindan etkilenecektir. Peki sanat ve estetikte boylesine saf bir gözlemden söz edilemez mi? Guzellik duygusu, bu cikarimci zihin faaliyetinin ötesine gecen bir fenomen degil mi? J. Krishnamurti; guzelligin ortaya cikmasi icin dusuncenin durup saf gözlemin ortaya cikmasi gerektigini söylemisti. Ne dersiniz, beyin kendi Bayes’ci dogasini anladigi anda bunun ötesine gecebilir mi?

Can



Andy Clark, 2013. Whatever next? Predictive brains, situated agents, and the future of the cognitive science.

Karl Friston & Klaas Stephan, 2007. Free-energy and the brain.

David Hume, 1739. Treatise of human nature.


      Varela, F. J., Thompson, E. & Rosch, E, 1991. The embodied mind.
      Tenenbaum et al. 2011. How to Grow a Mind: Statistics, Structure, and Abstraction.
      Froese, T & Ziemke, T, 2009. Enactive artificial intelligence: Investigating the systemic    organization of life and mind.
      https://www.youtube.com/watch?v=AwTJXHNP0bg


12 Kasım 2014 Çarşamba

Eksapte Olmus Emerjans

Immanuel Kant, canlilardaki duzenin, salt hareket gucune sahip olan makinelerden öte, bicimlendirici ve kendini uretici bir nitelige sahip oldugunu, ve bu organizasyonun salt mekanik hareket ilkeleriyle aciklanamayacagini soylemisti. Aradan gecen iki yuz senenin ardindan bu sözler hala onemini koruyor, cunku bir yandan yasami ve akli tumuyle mekanik yasalarla ve parcalarla aciklamaya calisan indirgemeci gorus ile ote yandan canliligin sahip oldugu kendini örgutleme, kendini yenileme ve kendini uretme yetilerine vurgu yapan emerjans (emergence) kavrami arasindaki gerilim hala devam ediyor.

Burada emerjans kavramini biraz derinlestirmek gerekiyor, cunku kavramin tam olarak neye gönderme yaptigi cok net degil. En genel haliyle butunun, parcalarinin toplamindan daha farkli ve bu parcalara indirgenemeyecek bir birim oldugunu vurguluyor bu kavram. Kendi baslarina oldukca reaktif ve tehlikeli olan sodyum ve klor elementlerinin tepkime sonunda sofra tuzu olusturmalari, butunun parcalarindan farkli davrandigi bir emerjans örnegi olarak yaklasik yuz elli sene once John Stuart Mill tarafindan ortaya konulmustu. Emerjans kavrami ilerleyen yillarda bircok farkli yoruma ve elestiriye maruz kaldi. Elestiriler temel olarak, temel bilimlerin en nihayetinde fizik bilimine indirgenecegini, tum biyolojik ve kimyasal fenomenlerin aslinda temel fiziksel mekanizmalarin sadece biraz daha karmasik gorunguleri oldugunu iddia ediyor. Aslinda temel tartisma, bu yazida uzerinde durmak istedigim daha radikal bir emerjans yorumu etrafinda donuyor: ontolojik emerjans. Ontolojik emerjans, butunun sadece parcalarin fiziksel analizinden öte bir sey oldugunu söylemiyor, bunun ötesine gecerek ust seviyelerde ortaya cikan birimin, bu birimi olusturan parcalarin sahip olmadigi nedensel kuvvete (causal force) sahip oldugunu iddia ediyor. Bircok fizikalizm savunucusunun, asansörde 3. kat dugmesine basip 5. kata cikartildigini iddia ederek elestirdigi bir yorum ontolojik emerjans. Fakat teorik biyolog Stuart Kauffman bu kavrami biyolojik fonksiyon ve secilim perspektifiyle savunuyor. Simdi gelin Kauffman’in tezine bir göz atalim.

Organizmalarin Kant’ci bir butun (Kantian whole) olmalarindan yola cikiyoruz. Butunun parcalari, parcalarin ise butun icin islev gordugu, kendini yenileyen, yeniden ureten bir butun biyolojik organizma. Bu haliyle bu butunu olusturan parcalarin tek basina fiziksel analizi, bu parcanin butun icin oynadigi rol göz onunde bulundurulmadigi surece hep eksik kalacak. Örnegin kalbin islevinin kan pompalamak oldugu bir gercek. Ve bu fonksiyon, dogal secilim sonucunda neden kalbin evrimlestigini de acikliyor. Kalp evrimlesti cunku kan pompalama islevi, kalbin parcasi oldugu organizmaya avantaj sagladi. Kalbin kani nasil pompaladiginin derin bir fiziksel analizini veren indirgemeci yaklasim, kalbin fonksiyonunu aciklayamiyor. Bu aciklama icin ust seviyeye, biyolojik seviyeye cikmamiz gerekiyor. Peki, kalpler kan pompaliyor, fakat bu pompalama islevi sirasinda pompalama sesi de cikartiyorlar. Bu ses de kan pompalamak gibi kalplerin ait oldugu fiziksel sistemin bir parcasi, fakat evrimsel olarak bir islev görmuyor. Iste bu da bizi baska bir onemli kavrama getiriyor: eksaptasyon (exaptation) ya da ön uyum (pre-adaptation). Eksaptasyon kavrami en temel haliyle, hali hazirda biyolojik fonksiyon ve adaptasyon tasimayan bir özelligin, sonradan islevsellik kazanmasi demek oluyor. Örnegin ilk olarak ucmayan dinazorlarda vucut isisini korumak icin evrimlesen tuylerin, sonradan ucma islevinde kullanilmasi, baliklarda evrimlesen hava kesesinin sonrasinda akciger islevi kazanmasi, yine baliklarin cene kemiklerinin, sonrasinda evrimlesen omurgalilarin ic kulak kemiklerinde duymayi yardimci islev kazanmasi tipik eksaptasyon örneklerini olusturuyorlar. Eksaptasyon kavrami, buyuk olcekteki evrimin tahmin edilebilirligi sorusu baglaminda onem tasiyor. Dinazorlarda termoregulasyon islevi icin tuy evrimlestirmeden once, tuy bazli ucus ve kuslarin evrimi tahmin edilebilir miydi? Kauffman’in eksaptasyon kavramini ontolojik emerjans kavramina bagladigi soru su: Yalnizca insan turu icin, onumuzdeki bir milyon yil boyunca olasi tum eksaptasyonlari saptamak mumkun mu? Bu sorunun yaniti tabi ki hayir. Olasilik havuzunu kafada canlandirmak bile mumkun degil. Ayrica adaptasyon, cevreden bagimsiz incelenemeyecegi icin olasi cevre ve nis (niche) havuzunu da önceden hesaplamak imkansiz. Bu demek oluyor ki, indirgemeci fiziksel bilimlerin aksine, ihtimalleri hesaplayacagimiz Newton’cu faz uzayina (phase space) sahip degiliz. Bu da biyolojinin kendine özgu tek yonlu bir zaman yönune (arrow of time) sahip oldugunu vurguluyor. Newtoncu fizik yasalari zamanin yonu konusunda bir ayrim yapmazken durum biyoloji olunca isler degisiyor, tarihsellik devreye giriyor.

Tarihsellik, olabilecek olanin sayisi, gercekte olan sayisinin cok uzerinde oldugu durumlarda devreye girer diyor Stuart Kauffman. 200 amino asitten olusabilecek olasi protein sayisi, evrendeki atom sayisindan daha fazla oldugundan, yeryuzunde var olan ve 200 amino asit iceren proteinlerin, olasilik havuzunun yalnizca kucuk bir parcasini isgal etmesi baglaminda bir tarihsellik kazanmalarindan söz edilebilir. Söz konusu yasam ve evrim oldugunda tarihsellik kavrami neden önemli? Cunku bu kavram, evrimin yonu ve tarihsel rastlantilarin evrimin izledigi yol uzerine olan etkisi gibi konulara isik tutuyor. Stephen Jay Gould’un unlu dusunce deneyi, yasam teybini basa sarip tekrar baslattigimizda yasamin farkli bir yol izleyip izlemeyecegini sorar. Gould’a gore tarihsel rastlantilar, yasamin gidisatinda buyuk olcekli kirilmalara yol acmis, ve yasam tarihinin akisina buyuk etkide bulunmustur. Yasam teybi basa sarilip tekrar oynatilsa, yasamin gidisati ve buyuk olcekli evrim bambaska olurdu.

Emerjans kavrami aslinda gunluk hayata hic yabanci degil. Internet ilk ortaya ciktigi zaman facebook’un veya twitter’in evrimlesecegi tahmin edilebilir miydi? Bir kere facebook ortaya ciktiktan sonra bunun imkan sagladigi fenomenler uzayi tum hatlariyla belirlenebilir mi? Twitter’in imkan sagladigi sosyal örgutlenmenin toplumsal hareketler uzerine olan etkisi yine bir eksaptasyon olarak degerlendirilemez mi? Bir kere twitter ortaya ciktiktan sonra kendi ihtimaller uzayini olusturarak, hizli bilgi akisina ve toplumsal hareketlere imkan taniyor. Burada imkan tanima (enable) ve neden olma (cause) arasindaki ayrim onemli. Isi korunumu icin evrimlesem tuylerin ucmaya imkan tanimasi gibi, arkadaslarla etkilesim icin kurulmus facebook ve twitter gibi platformlar, toplumsal hareketlere imkan taniyorlar.

Burada emerjans ve eksaptasyon kavramlarini bir satranc analojisi ile acmak istiyorum. Bilindigi uzere satrancta olasi oyunlarin sayisi evrendeki atom sayisindan daha fazla, ve bu haliyle her oyun tarihsel bir nitelik kazaniyor. Hamle secimi, bir dogal secilim mekanizmasi olarak degerlendirilebilir. Su andaki durum degerlendirilerek hamleler arasindan dogal secilim yapan bir mekanizma. Eksaptasyon ise surada devreye giriyor: Guclu bir kare kazanmak icin bir kareye yerlestirilen at, on hamle sonra vezir kazandiran bir kombinezonda islev gorebilir. 10 hamle once o at oraya vezir kazandirmak icin koyulmamisti, ama sonraki gelismeler atin bu islevi gormesine imkan tanidi.

Sonuc olarak emerjans kavrami, beraberinde bircok kavram kargasasi getirmekle beraber ust duzey fenomenleri aciklamak icin kullanilmaya devam ediyor. Ama belki de bu kavram kargasasinin sebebi, Terrence Deacon’un dedigi gibi dunyayi statik parca/butun ayrimi olarak görme konusundaki yatkinligimiz olabilir. Konu yasama ve zihine geldigi zaman, statik beyin durumlarindan ziyade dinamik sureclere vurgu yapan kelime dagarcigindan yoksunuz ne yazik ki. Yasami ve beraberinde getirdigi gorunguleri bir surec (process) olarak görmeye basladigimiz zaman belki de bu konu hakkinda daha farkli dusunmeye baslayabiliriz. Biraz Heraclitus’cu bir görus bu, ayni derede iki kere yikanilamayacagina gönderme yapiyor. Surekli bir akis, bir degisim, bir devinim mevcut. Bir girdabi meydana getiren molekuller surekli degismesine ragmen girdap formunun korunmasi, ya da bir organizmayi meydana getiren hucreler surekli ölup yeniden yapilirken organizmal formun korunmasi gibi… Konuyu cok uzatmadan noktalama vakti: Stephen Hawking’in öngörusune gore gelecek yuzyil karmasiklik (complexity) cagi olacak. Yasami, zihni ve dunyayi anlamak icin ihtiyacimiz olan, butun-parca dinamizminin ve organizma-cevre eslesmesinin girift yapisini hesaba katan ve bu iliskiler agini dogru seviyede incelemeye imkan taniyan bir paradigma degisimi gibi görunuyor.


Can 

12 Ağustos 2014 Salı

Ütopyayla kıyamet arasında kısa devre

Sizce de çok ileri gitmiyorlar mı? Genetik manipülasyondan, kök hücre naklinden bahsediyorlar; ürkütücü değil mi? Halihazırda insan doğasının yok sayıldığı, belki de şöyle söylemek daha doğru olur: insanın doğa(sın)dan koparıldığı bir dünyada yaşamaya zorlanıyoruz; bir de doğamızın altüst edilmesi biraz çok olmuyor mu? Yoksa çok mu naif bir tepki bu? Ya da ve hatta gerici mi buluyorsunuz bu tür tepkileri? Sonuçta insanın yaşam koşullarının iyileştirilmesi sürecinin yeni bir adımı değil mi, içinden geçtiğimiz süreç? Modern tıbbın ileri bir adımı değil mi ki bu; neden kötü olsun?
 
Yeni öjenik (eugenics) çağdan bahsediyorum. Başkaları transhuman (insanötesi) çağı da diyor (bu ikinci gruptan tamamen bağımsız olmamakla birlikte, gene başkaları içinde bulunduğumuz dönem için bilgi çağı da diyorlar). İnsanın kapasitelerinin biyolojik varlığıyla sınırlandırılmadığı; daha da ötesinde bilincin kendisiyle (intelligence) karşılaştırıldığında biyolojik bir varlık olarak insanın kendinden menkul bir öneminin olmadığı bir geleceği selamlıyorlar… Başka bir boyuta adım atıyoruz sanki değil mi?

Önce birkaç haber:

(1) Yaşlanma geri çevrilebilir. Yaşlanmanın kök hücrelerde zamanla biriken hasarlarla (“stem cell exhaustion” deniyor) doğrudan alakalı olduğunu bulan araştırmacılar, doğumdan hemen sonra alınan kök hücrelerin yaşlılık sırasında vücuda tekrar enjekte edilmesiyle geçici gençleşmenin sağlanabileceğini düşünüyorlar [1]. Çalışmanın sonuçları henüz sadece kan hücreleri için geçerli olsa da bunun diğer dokulara ve organlara genişletilememesi için çok ciddi bir engel yok gibi geliyor bana [2].

(2) Gen terapisi yoluyla duyma yetisi tekrar kazanılabilir. Vektör virüsler tarafından kulak içi dokuya enjekte edilen Atoh1 geninin, işlevini kaybetmiş işitme kılı hücrelerini (iner ear hair cells), bu hücrelerin bulunduğu bölgedeki diğer hücreleri işitme kılı hücrelerine dönüştürerek yenilediği görüldü [3] (‘kulağa’ sihir gibi geliyor değil mi?). Bu vesileyle uzun süre yüksek sese maruz kalmak, ilaç kullanımına bağlı dejenerasyon vb. sebeplerle kaybedilen işitme duyusunun doğal yollardan tekrar kazanılabileceği keşfedildi. Olumlu sonuçlar henüz sadece fareler üzerinde gösterilse de insan deneyleri çalışmanın bir sonraki hedefi.

(3) Gen terapisi ritm bozukluğunu düzeltebilir. Virüsler yoluyla gönderilen TBX18 geninin, normal kalp hücrelerini, kalp atışını düzenlemekle görevli sinoatriyal hücrelerine çevirdiği gösterildi [4] (ufak çaplı bir sihirbazlık daha). Böylece ritm bozukluğu düzeltilebiliyor, üstelik kalp pili gibi intrüsif yollara gerek kalmadan. Terapinin olumlu etkileri henüz sadece domuzlarda ve kısa sürelerde gözlemlenebiliyor olsa da çalışmanın, insanlarda uzun vadeli etkiler yaratacak terapi yolları geliştirmek yönünde genişleyeceğini öngörmek imkansız değil.

(4) Eğer DNA’nızda belirli tip mutasyonlar varsa intihara özellikle yatkınsınız demektir. Araştırmacılar, stresli durumlarda salgılanan kortisol hormonun geri emiliminde rol alan SKA2 geninde meydana gelen –epigenetik tipli- mutasyonların, intihar eden insanlarda diğer insanlara oranla daha yüksek olduğunu gösterdiler [5]. Bunun ise herhangi bir bireyin intihar etme eğilimini yüzde 90’a kadar açıklayabileceği düşünüyorlar.

(5) Sentetik yaprak uzayı ‘istila etmemize’ yardımcı olabilir. Organik yaprağın neredeyse bir eşleniği olarak üretilen sentetik yaprak, ipek fiberlerden örülen hücre duvarları içinde canlı kloroplastlarla fotosentez yapabiliyor [6]. Sentetik yaprağın üreticisi araştırmacılar, organik eşleniğini fonksiyonel olarak aratmayıp ‘hayatta kalmak’ için onun kadar katı şartlar gerektirmeyen sentetik yaprağın uzayı istila etmemiz için gerekli şartları sağlayabileceğini iddia ettiler.



Benzer birçok başka haber daha sıralanabilir; bunlar sadece son birkaç ay içinde benim fark ettiklerim. Yukarıdaki haberleri bir de Craig Venter’in söyledikleri [7] ile birlikte düşünürsek neler olup bittiğine dair daha net bir fikrimiz olur sanırım. Craig Venter insan genomunu ilk defa sekanslayan ekibin başındaki adam (bilim adamı demeye dilim pek varmıyor, bana daha çok bir iş adamı gibi geliyor) ve şu anda yürüttükleri projelerden birisi, DNA’sını tamamen kendilerinin planladıkları sentetik yaşam formları üretmek! Kısmen başarılı olmuş durumdalar...

Durum buysa, bu kadar yakınsa gelecek, hem kendi biyolojimiz hem de gezegenimizde yaşayan diğer canlıların biyolojileri bu derece radikal bir şekilde değiştirilebiliyorsa, nasıl karşılayacağız bu çağı? Nasıl karşılamalıyız? Tranhumanistler gibi koşulsuz bir şekilde kucaklamalı mıyız, bütün bu gelişmeleri; yoksa daha mesafeli bir konum mu almalıyız (buradaki nüansları önemsemiyor değilim, aksine çok önemsiyorum; ama sorunun doğru formülasyonu açısından bu nüanslar şu anda tali bir öneme sahipler bence)? Benim görüşüm şu: transhuman çağını değil ama transhumanist hareketi kucaklamalıyız.

Peki, neden transhümanist hareketi kucaklamalıyız? Birazdan daha detaylı değineceğim; ama önce kısa bir tur…

Transhümanist hareketle new-age aktivizmi arasında belki ilk bakışta fark edilmeyen ama daha detaylı bir gözle incelendiğinde ortaya çıkan benzerlikler var. Belki de şöyle söylemeli: Transhümanist hareket, new age aktivizminin yeni bir türü, adı konulmamış bir kolu. Burası ilginç; zira başka birçok felsefi içeriğinin yanında, belirgin bir şekilde doğaya dönmeyi hedefleyen, bunu da teknolojinin yabancılaştırıcı etkilerinden sıyrılarak yapmayı öneren new age spiritüelizmi, ilk bakışta tam tersi bir istikamette yol alan ve teknolojinin tam tahakkümünü savunan (burada da nüanslar var ama bunları yukarıdakiler kadar önemsemiyorum) bir harekete dönüşüyor –en azından onu kapsıyor. Peki, nasıl olabiliyor böylesi bir tersine çevirme?

Bu alıntı, transhümanist manifestodan [8] –ve hatta manifestonun giriş cümlesi: “Bilinç özgürleşmek istiyor ama her yerde zincire vurulmuş durumda; biyoloji ve kaçınılmaz kıtlık tarafından hapsedilmiş durumda.” (Cümlenin İngilizce aslı şöyle: “Intelligence wants to be free but everywhere is in chains. It is imprisoned by biology and its inevitable scarcity.”) Yani aslında murad edilen şey son tahlilde aynı: Aşkın bir bilinçle özdeşleşmek, varolmayı böyle bir amaca indirgemek (bu benim zorlamam da sayılmaz; zira transhümanistlerin bir kısmı, eskinin new age aktivistleri [9]). Ve gene bu sebepten yukarıdaki manifestonun yayınlandığı internet sitesinin isminin “singularity institute” olması da bir tesadüf değil. Başka birçok transhümanizm yorumu var, birden fazla da bu öğretiyi yaygınlaştırmaya çalışan kurumsallaşma girişimi (merkezi olanlardan birisi -ki bana yukarıdaki gruba göre daha itici geldi, World Transhumanist Association [10]); ama özelikle yukarıdaki manifestonun gelmek istediğim nokta açısından ön açıcı yanları var. Aşağıda değineceğim.

Şimdi artık transhümanist hareketi neden kucaklamamız gerektiğinden bahsedebilirim. Transhümanist hareketi kucaklamalıyız çünkü transhümanistler, yeni teknolojik gelişmelerin yaratabileceği felaketleri bize önceden haber veriyorlar. İnsanoğlunun dönüşebileceği canavarlığı dolaylı yoldan gösteriyorlar. Frankenstein’ı yaratan senaryoları gözden geçirmemize sebep oluyorlar, ya da Gattaca’yı. Muhtemelen içinden geçmekte olduğumuz –ki sebebi biziz- kitlesel yok oluş sürecinin boyutlarını bütün çıplaklığı ve enginliğiyle önümüze sunuyorlar –ya da dolaylı olarak ima ediyorlar. Örneğin, insanın şu ölümlü haliyle doğaya verdiği hasarı göz önünü alın; ölümsüzlüğü elde eden insanlığın –ki ölümsüzlük transhümanist hareketin temel hedeflerinden biri- doğaya neler yapabileceğini hayal edin. Ya da tersinden düşünün, bilincin kendisi yanında doğanın bir önemi olmayacağını; yapay zekanın, insan-makine hibridlerinin istikbali uğruna doğanın radikal bir dönüşüme tabi tutulabileceğini iddia edebilir, transhümanist hareket mesela (gene yukarıda bahsi geçen manifestodan başka bir bölüm: “Dokunun kendine özgü bir etik değeri yoktur. Herhangi birinin silikon ya da biyolojik dokuya sahip oluyor olması, bu durum eğer onun işlevselliğini ya da bilincini değiştirmiyorsa, etik olarak konu dışıdır”. Metnin İngilizce aslı şu: “Substrate is morally irrelevant. Whether somebody is implemented on silicon or biological tissue, if it does not affect functionality or consciousness, is of no moral significance.”) Yani zaten doğanın korunması gündem dışı edilmiş oluyor. İnsanlığı potansiyelinin sınırlarından da ötesine taşıyıp ütopyayı en uçlarda kurgularken, felakete en çok yaklaşıyorlar.

Burada, yukarıda bahsettiğim manifesto özel bir yere sahip. Çünkü birçok çelişki barındırıyor. Örneğin, bilincin biyolojik nedenlerle sınırlandırıldığını ve özgür olması için fiziki sınırlarından kurtulması gerektiğini iddia ederken aslında fiziğin temel yasalarına karşı çıkıyor. Benim gözümde ise insanın makineleşmesi imgesi oluşuyor. Ya da örneğin -manifestonun altındaki yorumlardan birinde isabetli bir şekilde belirtildiği gibi-, onca kutsanan 'bilincin' taş kalpli bir hesapçı olamayacağını, anlamlı olabilmesi için duygusal boyutta da iletişim kurabilmesi gerektiğini iddia ederlerken, bir sonraki paragrafta değindikleri faydacı (utilitarian) açıklamalarla böylesi bir anlam matrisinin nasıl birleştirileceğinden bahsetmiyorlar. Bu ise bende, yapabilecekleri her anlamda sınırsız muktedirlerin, diğer insanların ve canlıların sefaleti uğruna kendi keyiflerini maksimize ettileri bir kara dünya resmi oluşturuyor.

Burada tartışmanın daha geniş bir çerçeveye oturtulması için -biyolog ve filozof- Massimo Pigliucci’nin öjenik ve ilintili etik tartışmalar hakkında yazdığı makalesi [11] ön açıcı olabilir. Pigliucci, öjenik hareketin geçmişini entelektüel çevredeki etkileriyle özetleyip bugün biyoteknoloji alanındaki gelişmelere, sıraladığı tarihsel sebeplerle temkinli yaklaşmak gerektiğini söylüyor. Arada bir not: Pigliucci tartışmaya, öjenik araştırmaların bilimsel olmadığı için değil, etik olarak sorunlu olduklarından temkinli yürütülmesi gerektiğini belirterek giriyor. Buradan hareketle, öjenik araştırmaların sınırlandırılması gerektiği görüşüne yakın dururken, bireyin özgür seçimine karşı öjenik araştırmaların katı devlet düzenlemesine tabi tutulması ikiliğini tartışıp, bu ikiliğin içinden çıkılması kolay bir ikilik olmayacağını belirtiyor. Biyogenetik teknolojilerin devlet tekelinde olması durumunun ciddi sonuçları olabileceğini belirtirken (Nazi Almanya’sını örnek veriyor), naif bireyci/bireysel özgürlükçü açıklamalara da pek prim vermiyor: Serbest piyasanın tekelleşme eğiliminin gayet farkında olduğunu ve bunların öjenik teknolojilerle birleşmesi durumunda toplumdaki eşitsizliği derinleştirmek yönünde çok ciddi sonuçları olabileceğini söylüyor, Pigliucci. Arada geçerken transhümanistlere de değinmeden etmiyor tabi; pek tasvip etmese de çok da kızamıyor sanki yaramaz çocuklara (kendi kullandığı kelimeler şunlar: “(eugenics) endorsed by that bizarre techno-cult known as transhumanism”; bilmiyorum, belki de ben biraz abartıyorum, cümleyi böyle yorumlarken).

Pigliucci’nin bıraktığı yerden filozof Slavoj Zizek devam ediyor; transhümanistlerin aşırı hümanist olduklarını ve bu sebepten problemin özünü hep ıskaladıklarını söylüyor [12]. Yeni teknolojilere erişimi tartışıyor transhümanistler; çocukların herhangi bir zorlamaya tabi tutulamayacağını ama yetişkinlerin seçimlerini ‘özgürce’ yapabileceğini söylüyorlar ve Zizek haklı olarak, yetişkinlerin yapacağı seçimin ne kadar özgür olacağını sorguluyor. Transhümanistlerin aksine, yetişkinlerin yapacağı seçimlerin her zaman belirlenmiş olacağını iddia ediyor, Zizek. Buradan hareketle ve özellikle transhümanistlerin yarattığı sınırsız ve dolayımsız özgürlük yanılsaması yüzünden, hareketi tümden mahkum ediyor. Bense Zizek’in kendi öğretisinden hareketle buna katılmıyorum (biliyorum ne kadar küstahça bir şey söylediğimi; ama çok zorlamama rağmen aksine kendimi ikna edemedim). Transhümanistlerin kendi semptomumuzu katetmemize [13] yardımcı olabileceğini iddia ediyorum.

Burayı biraz açmak istiyorum. Yukarıda değindiğim konuşmasında Zizek, uzun uzadıya biyoteknoloji alanındaki gelişmeleri, dijital (virtual) gerçekliği farklı alanlarda yeniden üreten teknolojilerin nasıl hızla yayıldığını ve bunların new-age aktivistleri ve transhümanistler tarafından nasıl da sahiplenildiğini anlatıyor. Düşüncenin doğrudan gerçekliğe dönüşmesi olasılığından bahsediliyor: Sonunda maddeyle bilinç arasındaki açı kapanıyor, bilinç maddeyi de kapsayacak şekilde genelleşiyor, doğrudanlaşıyor. Bu yorum ve selamlamaya karşı Zizek, modernizmle birlikte gelen kopuşu, yitişi selamlıyor; aklın özerkleşmesini selamlıyor ve bunun bizim özgür kararlar alabilmemizin yegane koşulu olduğunu söylüyor. Rasyonel aklın 'evrensel'e dair yorumunu geri çağırıyor Zizek, sentetik ‘birlik’ söylemine karşı. Bense Zizek’e katılıyor ve ekliyorum, ‘organik birlik’ten ‘sentetik birlik’e geçişte yaşanan kısa devre, eşitlikçi bir eleştiri için zemin hazırlıyor.

Özgür


[1] http://www.newscientist.com/article/dn25458-blood-of-worlds-oldest-woman-hints-at-limits-of-life.html#.U-l51uN_vtu
[2] http://singularityhub.com/2009/06/08/growing-organs-in-the-lab/
[3] http://www.newscientist.com/article/mg22229662.400-deaf-people-get-gene-tweak-to-restore-natural-hearing.html?utm_source=NSNS&utm_medium=SOC&utm_campaign=twitter&cmpid=SOC%7CNSNS%7C2012-GLOBAL-twitter#.U-l64-N_vtu
[4] http://www.iflscience.com/health-and-medicine/biological-pacemaker-developed-using-gene-therapy
[5] http://rt.com/usa/176804-dna-blood-suicide-risk/
[6] http://rt.com/usa/176860-synthetic-biological-leaf-created/
[7] http://www.youtube.com/watch?v=MuOe_LuXfBE
[8] http://www.singularityweblog.com/a-transhumanist-manifesto/
[9] http://en.wikipedia.org/wiki/Transhumanism
[10] http://transhumanism.org/index.php/WTA/hvcs/
[11] http://scientiasalon.wordpress.com/2014/05/05/the-interplay-of-science-and-ethics-the-case-of-eugenics/
[12] http://www.youtube.com/watch?v=rI-42NuiLdM
[13] İdeolojinin Yüce Nesnesi, Slavoj Zizek, Metis Yayınları, 2004


11 Ağustos 2014 Pazartesi

Descartes'ın akıl kuyusuna attığı taşlar

Rene Descartes… Zihin felsefesi tarihine bakildiginda, kuyuya attigi taslarin uc yuz elli yildir hala cikartilamadigi ve ortaya attigi fikirlerin hala tartisildigi buyuk filozof ve doga bilimcisi. Analitik geometrinin de mucididir kendisi, okul siralarinda Kartezyen koordinatlari vesilesiyle kendisiyle tanismamiz erken döneme rastlar. Ama Descartes denilince akla gelen ilk sey, suphesiz “Dusunuyorum, öyleyse varim” sözudur, ve kendisinin kuyuya attigi buyuk tas bu söz uzerine sekillenmistir. Simdi gelin Descartes’in bu zihin/beden ayrimi fikrine nasil ulastigina, ve bu görusun problemli taraflarina yakindan bakalim.

17. yuzyil. Aydinlanma ve dehalarin cagi. Galileo, Newton, Bacon, Kepler gibi bilim adamlarinin onculugunde modern bilimin insa edildigi, sistematik bilimsel metotlarin gelistirildigi dönem. Galileo, evrendeki nesneleri birincil ve ikincil nitelikte nesneler olarak ikiye ayiriyor. Birincil nitelikteki nesneler, hiz, kutle, agirlik gibi olculebilir, gözlemciden bagimsiz nesneler. Ikincil nitelikteki nesneler ise koku, görme, guzellik gibi öznel, gözlemcinin duyularina bagli nitelikler. Iste Galileo diyor ki, varligini kanitlayabilecegimiz yegane nesneler, sadece birincil nitelikteki ölculebilir nesnelerdir. Canlilar yarin yeryuzunden silinse, guzellik, koku, renk gibi nitelikler de ortadan kaybolur, fakat kutle, ivme, yercekimi yine burada kalir. Iste modern bilimin, gözlemciden bagimsiz fenomenleri ölcmeye dayanan metodu burada gelistiriliyor. Yani kisaca duyu organlarina guven olmaz, gelin duyulardan bagimsiz olan gerceklikle ilgilenelim deniyor. Önceki dönemlerde etkin olan Aristo ögretilerine dayali Stokastik yöntem, boyle bir ayrim yapmiyor. Aksine, bilgiye ulasma yolunda duyu organlarina kosulsuz bir guven söz konusu. Iste 17. yuzyil bilimi, Stokastik bilimin temel hatasinin, seylerin gercekte nasil olduklari ile seylerin bize nasil görundukleri arasinda bir ayrim yapmamasi oldugunu iddia ediyor.

Iste Descartes’in kuyuya attigi tasin cikis noktasi da tam olarak duyusal algilarin gerceklige ulastiracagina karsi olan bu guvensizlik. Ne biliyorum? diye soruyor Descartes. Neyin varligindan emin olabilirim bu dunyada? Ileride bir dag goruyorum, cok ufak gorunuyor gozume buradan. Ama yanina yaklastikca ilk goruntunun aldatici oldugunu goruyorum, bu gercekten de buyuk bir dag. Duyular aldaticidir, gerceklige ulasma hedefimde kosulsuz guvenebilir miyim onlara? Bir de ruyalar var tabi, ruyalarda da göruntuler goruyorum, sesler duyuyorum, ama bunlarin hicbiri gercek degil. Peki oyleyse diyor Descartes, her seyden ama her seyden suphe edecegim. Cikis noktam bu olacak gercegi arama yolculugunda. Ta ki suphe edemeyecegim derecede gercek olan bir sey buluncaya kadar gidecek bu sorgulama. Su karsimda duran agactan, su uzerinde oturdugum sandalyeden, karsimda yanan sömineden, bunlarin hepsinin varligindan suphe ediyorum. Butun bu gorduklerim, bir ruya olabilir. Fakat iste butun bu ruya olma ihtimali tasiyan gorungulerden öte, varligindan suphe edemeyecegim bir sey kesfediyorum: tum bunlardan suphe eden ben! Suphe edemeyecegim tek sey bu dusunen, sorgulayan, suphe eden varlik. Cunku bu suphe eden varliktan da suphe edersem kendi suphe eden varligimi kanitlamis olurum! Iste varliginin kanitini dusuncede buldu Descartes: Cogito ergo sum. Simdi de zihin-beden ayrimini yapacak: Var olduguma nasil emin olabilirim? Dusunen, sorgulayan, bilincli bir varlik oldugum surece (Res cogitans). Peki vucut nedir? Bedensel bir uzanti (Res extensa). Vucut, mekanik sureclere tabi bir makinedir. Zihin ise mekanik sureclerin islemedigi, parcalara bolunemez bir butundur. Oldukca akla yatkin geliyor degil mi? Maddesel olmayan bir ruh ile dunyevi bir beden. “Sokaktaki adam dualisttir” demisti Fransizlar o dönemde. Descartes’in teorisini sokaktaki adama kabul ettirmesi zor olmamisti. Aslinda su anda bile dunya sokaklarinda bir anket yapilsa insanlarin cogunun Descartes’ci cikacagindan suphe yok. Populer kulture derinden kazinmistir Descartes’cilik, sarkilarda kendini hep aciga vurur (Can bedenden cikmayinca – Baris Manco).

Iste zihni vucuttan ayirma islemi de tamamlandi. Descartes’in bu ikircikli evreni, töz dualizmi (substance dualism) olarak adlandirilir ve evrende temel olarak iki tane töz oldugunu söyler: maddesel ve mekanik sureclerle alakali uzantilar (vucut) ile maddesel olmayan zihin/ruh. Fakat iste bu ayrim, Descartes’in kuramini alt ust edecek su basit soruyu beraberinde getirir: Maddesel olmayan ruh ile maddesel vucut nasil etkilesirler? Aslinda bu soru, Descartes’a o donemde mektuplastigi Bohemya prensesi Elizabeth tarafindan sorulmustur. Ama Descartes bir turlu tatminkar bir cevap sunamamistir prensese. Cok basittir prensesin sorusu: Maddesel olmayan ruhumuz, maddeyi, vucudu nasil hareket ettirebiliyor? Descartes bu basit soruya tatminkar bir yanit bulabilmek icin epey caba sarfetmis, hatta Paris’te morglara gidip kadavralarin beynini keserek, ruh ile bedenin etkilesime girdigi yeri bulmaya calismistir. Bunun sonucunda beynin arka kisminda bulunan beyin epifizi bölgesinin ruh ile vucudun bulusma noktasi oldugunu iddia etmistir. Rastgele bir iddia degildir bu. Keza beyin epifizi beyinde tek bir yerde bulunur, diger bircok beyin bolgesi gibi sag ve sol kurede olmak uzere iki tane bulunmaz. Dualizmi icat eden bir adam icin ikinin yerine tekin pesinde kosmak, ironik olmakla beraber umitsiz bir cabaydi. Yine benzer sekilde, maddesel olan parmaga cekicle vurunca neden ruhta aci hissedilir sorusu da yanitsiz kalmistir. Descartes’in bu tip sorulara tipik yaniti, bizi asla aldatmayacak bir tanrinin belirli vucutsal uyarilara karsilik ruhumuzda belirli algilar meydana getirdigidir. Yani midenin bosalmasiyla ruhtaki acikma hissi arasinda maddesel bir nedensellik yoktur. Bizim iyiligimizi dusunen tanri, mide bosaldigi zaman bize aclik hissettirir ki bu sekilde gidip yemek yiyelim ve saglikli kalalim. Descartes, verdigi bu cevaptan pek tatmin olmamis olacak, bundan sonra kendisine yöneltilen ruh-beden etkilesimi sorularina, “Aptallarin birim zamanda ne kadar cok soru uretebildiklerine sasiyorum, insan kafasini boyle metafiziksel sorularla cok mesgul etmemeli” seklinde gecistirmistir.

Descartes’in yaptigi bu keskin ruh/beden ayrimi, aslinda akil ve ruh islerine bilimin burnunu sokmamasi, ve bu isleri kiliseye birakmasi demek oluyordu. Bilim makinenin, yani vucudun isleyisiyle ilgilenmeliydi, ne de olsa herkes tarafindan gözlemlenebilen, objektif olarak ölcumlenebilen seylerdi vucut uzantilari. Fakat varligindan yalnizca kendim emin olabildigim ve kendini yalnizca bana gösteren ruh, asla bilim tarafindan ölcumlenebilen bir sey olamazdi. Burada ufak bir not duselim: Descartes ögretisine gore bu evrende emin oldugum tek sey kendi zihnimdir. Bu da demek oluyor ki diger insanlarin da zihne sahip olduguna emin olamam. Butun dunya zombilerden olusuyor olabilir, bunu bilme yetisine sahip degilim. Bu dusuncenin uc noktasi solipsizme göturur, yani dunyada kendi aklimin disindaki hicbir bilginin kesin olmadigi, ve dis dunya ile diger zihinlerin de aslinda kendi zihnimin bir simulasyonu oldugu fikri. Zihin felsefecisi John Searle’in dedigi gibi, benim solipsizmimi sen curutursun, senin solipsizmini ise ben. Herhalde kurulmasi mumkun gorulmeyen tek cemiyet Dunya Solipsistler Cemiyeti’dir, haliyle kimse kendi disinda herkesin zombie oldugu bir cemiyete girmek istemez. Bir de tabi solipsizm kadar ucuk olmasa da, Descartes’in yönteminin idealizm felsefesinin de tohumlarini ektigi soylenebilir. Nitekim Kant, Descartes icin “supheci idealist” demisti.


Göruldugu uzere Descartes’in ikiye boldugu evren, ne kadar kendinden sonraki uc yuz elli yil boyunca etkili olmayi surdurduyse de, tutarsizliklar iceriyor. Peki o halde gunumuzde neden hala Descartesci kelime dagarcigini kullanmaya devam ediyoruz? 21. yuzyil bilimi zihin/vucut problemine bir cozum bulamadi mi hala? Bu sorularin detaylarina baska bir yazida girelim. Cunku bilim tarihindeki en cetrefilli sorunlardan bir tanesi bu. Beynin zihinle iliskisi ne? Bilinc nedir? Ruh, zihinden ayri bir sey mi? Fizik yasalari dunyayi deterministik (belirlenmis) ve kapali bir sistem kiliyorsa, özgur iradeden ya da bilincin vucut uzerindeki nedensel etkisinden söz edebilir miyiz? Eger söz edebilirsek bu bizi dualist yapmaz mi? Kirazi tatma ya da kirmiziyi görme hissimiz, beyindeki nöron etkilesimine indirgenebilir mi? Evrimsel olarak once vucutlar, sonra sinir sistemleri olustuguna gore, madde nasil oldu da bir zihin evrimlestirdi? Gordugunuz gibi sorular kadar kavram kargasasi da cok. Sanki bu sorulara yaklasmak icin once Descartes’ten devraldigimiz terminolojileri biraz temizlemek gerekiyor. Ama yine de Descartes’ci bir bitiris yapalim: Supheyi elden birakmamali, özellikle de bilincin, benligin ve zihnin belirli beyin devrelerine indirgendigini duyma ihtimalimiz olan bu yuzyilda.

Can

Resim: Descartes'in dualizm teorisini acikladigi kendi cizimi. Duyu organlari araciligiyla gelen sinyaller  epifiz bezine (arka beyindeki bezelye seklindeki yapi) ulasiyor ve buradan maddesel olmayan ruha aktariliyor.