22 Nisan 2014 Salı

Ve karga geleceği yarattı

Heidegger, “Varlık ve Zaman” adlı eserinde, varligi (Dasein) yapisal olarak zamanla butunlesik ve zamandan ayrı duşunulemeyecek bir kavram olarak ele aliyordu. Bu anlamıyla var olus, varlık için sundugu çesitli ihtimallerle ‘gelecegi’, baska bir deyisle ‘var olma potansiyelini’ simgeliyordu. Varlık, bu yönüyle kendini sadece su anda degil, ayni zamanda beklentileri, ümitleri ve planlarıyla beraber gelecekte tanimliyordu. Öte yandan, dogumuyla belirli bir topluma ‘düsen’ varlık, kendini bu toplumun tarihi, maddi ve manevi kosullanmaları içinde buluyordu. Bu kosullanmalar, olası ihtimaller denizinin belirli bir parçasını isgal etmesi bağlamında hep sınırlı olan yapısıyla, varlık için ‘gecmişi’ simgeliyor ve varlığı ‘tarihsel’ bir özne kılıyordu. Bu yazıda, bu zamansallik kavramini biyolojik bir fenomen olarak ele alacak, ve bu kavramin yalnizca insana mahsus olup olmadigini arastiracagiz. Ayrica hafiza, planlama ve benlik arasındaki baglantıya göz atacagiz.

Fransız sair Paul Valery, “Zihnin islevi geleceği uretmektir” demisti. Peki zihin geleceği nasil uretir? Nedir bu uretimin hammaddesi? Oyle gorunuyor ki geçmiş ve hafıza. Son zamanlarda nörobiyoloji ve psikoloji branslarindan gelen bulgularin desteklediği tez, hafıza ile gelecek dusuncesi arasindaki siki baglantiyi gözler onune seriyor. Örnegin geçmişte basa gelen bir olayi dusunurken aktif olan beyin bölgeleriyle, gelecekte yasanmasi planlanan bir olayi dusunurken aktif olan beyin bölgelerinin buyuk olcude ortustugu bulunuyor. Yine ayni sekilde, geçirdiği motorsiklet kazasi sonrasi aldigi beyin hasari sonucu, bireysel geçmişte yaşanan olaylarin tutulduğu olay hafizasi (episodic memory) neredeyse bütünüyle işlevsiz kalan meşhur K.C., geçmişte basina gelen hiçbir olayi hatirlayamadigi gibi, geleceğe yönelik plan kurma ve hayal etme yeteneğini de büsbütün kaybediyor. Hafiza ve hayal kurma arasinda bulgulanan bu bağlantıya evrimsel bir dayanak verme yolundaki işlevsel yaklasimin da etkisiyle, gunumuzde hafizanin işlevinin aslinda geçmişi hatırlamak değil, geleceği yönlendirmek, geleceği uretmek olduğu dusunuluyor. Bu işlevsel hipotez üzerine baya kafa yorduktan sonra, genel hatlariyla aklima yattigini söyleyebilirim. Yalnizca bir seyi aklim almıyor. Eger hafizanin tum işlevi geleceği değiştirmekse, dedikodu fenomenini nasil aciklayacagiz? Yani hafizayi kullanarak ‘kim, kiminle, nerede, ne yapmis?’ muhabbeti yapmanin geleceğe donuk nasil adaptif etkileri olabileceğini bulamiyorum. Neyse, fazla dagilmadan konumuza geri dönelim.

Ortaya koyduğumuz bu evrimsel hipotezden sonra, simdi gelin hafıza ve planlama kavramlarini biraz derinleştirelim. Oncelikle sasirtici bir tezle baslayalim: Hafıza, yaygin kaninin aksine, sabit ve içeriği değişmez, ve her an ulasilabilir olmaktan ziyade her defasinda yeniden uretilen, esnek ve hataya acik bir kavram. Hatiralarimiz sözel ve çevresel uyaranlar tarafından kolayca manipüle edilebiliyor. Cok iyi hatirladigimizi sandigimiz olaylarin bile cok sayida hataya acik olduğunun bulunmasi ve gorgu taniklarinin yanlis hatiralari sonucu cok sayida masum kişinin ceza almis olmasi, hafızaya pek de güvenilmemesi gerektiğini gösteriyor. Keza planlama da cogu zaman esnek, önceden belirlenmemiş, dinamik bir süreç. Örnegin konuşurken genelde ana hatlariyla ne söyleyeceğimizi planlıyoruz, ancak cümlenin gelişimi, sözcük secimi vs. cogu zaman cümle kurma sureci içerisinde dinamik olarak şekilleniyorlar. Hafiza ve planlama konusunda birazdan ortaya atacagimiz ikinci sasirtici tez ise, bu ozelliklere daha geniş bir çerçevede bakmamizi sağlayacak ve bir önceki yazida acikladigim ‘vucut bulmuş bilis’ baglamiyla ele alindiginda (http://generatioaequivoca.blogspot.se/2014/04/vucut-bulmusluk-ve-alternatif-zihinler.html?spref=fb), bu ozelliklerin diğer canlılarda arastirilmasina yönelik fikirleri destekleyecek.

Ikinci tez su: Hafıza ve planlama, ilk olarak algi (perception) ve hareket (action) için evrimleşmiş olan zihinsel yapilarin, bu orjinal işlevleri için kullandiklari fiziksel girdi (input) ve ciktilardan (output) bagimsiz hale gelerek cevrimdisi (off-line) calismalariyla olusurlar. Anlamasi zor bir tez olduğunun farkindayim. Ben bunu soyle yorumluyorum: bir organizmanin hareketini kontrol etmek için evrimleşmiş algısal-motor sistem, su anda meydana gelen çevresel uyaranlardan bir olcude bagimsiz hale gelerek, mevcut ortamda bulunmayan kavramlar olan geçmişe veya geleceğe yönelik işlemler yapmaya basliyor. Tabi ki burada sorulmasi gereken soru, bu süreçlerin ne kadar off-line olduğu, yani mevcut durumdan, veya vücudun yönelimlerinden ne kadar etkilendiği. Vucut bulmuş biliş dalinin gösterdiği uzere bu süreçler vücut hareketlerine oldukça bagli. Bunun en basit ornegi, mevcut durumda bulunmayan, soyut bir seyi hatirlamaya ya da planlamaya calisirken gözlerimizi kapatmamiz, ya da uzaklara bakmamiz. Yani cevrimdisi calismak, çevresel uyaranlardan bir olcude ‘kopus’ gerektiriyor. Peki tam bir kopuş gerçekten mumkun mu? Hatiralarimizin ya da planlarimizin içeriği, mevcut ortam sartlari tarafından, ya da bizim o anki duygu/aclik vs. durumumuzdan etkilenmiyor mu? Bu konudaki bulgular, tahmin edileceği uzere pozitif. Hatiralarimiz ve imgelemlerimiz, mevcut durumdaki kokulardan, o an radyoda calan bir sarkidan, yanimizdan gecen kişinin agzindan cikan bir kelimeden ve daha bir cok seyden etkileniyor. Ama belki de bu evrimsel olarak avantajli bir durum, cunku aksi takdirde hatiralar aklimiza rastgele bir sekilde sagli sollu hücum eder, ve bizi simdinin getirdiği koşullara uygun bicimde hareket etmekten alikoyardi.

Simdi gelelim planlama konusuna. Insanin cok gurur duydugu, ve kendini diğer canlılardan farkli kildigini dusundugu bir mental yeti planlama. Yalniz planlama kelimesini biraz acmamiz gerekiyor, cunku bu kelime birçok farkli olguya vurgu yapıyor. Ornegin bir anlamiyla planlama, problem çözme yeteneği baglaminda, ‘hamleleri hayata geçirmeden zihinde gerçekleştirme’  tanimiyla kullaniliyor. Bu konuda bilimde en cok kullanilan planlama testi Hanoi Kulesi (http://en.wikipedia.org/wiki/Tower_of_Hanoi). Tabi sahsimin da cok sevdiği satrancin da planlama yeteneğini olctugu söylenebilir. Peki bu anlamiyla alindiginda, planlamanin insana mahsus olduğu söylenebilir mi? Cok sevdikleri solucanlara ulaşma uğruna birçok problemin üstesinden gelen zeki kargalar sayesinde bu soruya yanitimiz negatif (https://www.youtube.com/watch?v=URZ_EciujrE). Yine yakin zamanda meşhur olan bir bal porsuğu, hapishaneden kacis problemini basariyla cozuyor (https://www.youtube.com/watch?v=c36UNSoJenI).

Peki o zaman, citayi hayvanlar için biraz daha yükseltelim. Oyle bir tez bulalim ki, insanlari diğer hayvanlardan ayirt etsin. Gunumuzde bu teze Bischoff-Köhler hipotezi deniyor, ve temelde sunu soyluyor: ‘Yalnizca insan, su andaki gereksinimlerinden ve motivasyonundan bagimsiz olarak, geleceğe yonelik eylemde bulunabilir. ’ Baska bir deyişle, bu tez iddia ediyor ki hayvanlarin planlama yetenekleri, mevcut koşullarin ve hayvanin o anki motivasyonu ve aclik derecesinin otesine geçemez. Hicbir hayvan, o an doymuş olsa bile, yarin da acikacagini düşünerek yiyecek saklamaz, ya da bir aleti o an ac olduğu için kullanip yiyecek bulsa bile, aletin gelecekte de isine yarayabileceğini düşünerek o aleti muhafaza etmez. Oncelikle sunu belirtmekte yarar var ki, bu tez insanin planlama yeteneginin mevcut sartlardan etkilenmediğini söyleyerek biraz fazla ileri gidiyor. Oyleyse insanin ac karnina yaptigi alisverislerde daha fazla yiyecek satin aldigi gercegini nasil aciklayacagiz? Ya da güneşli bir Nisan sabahi aksam evine dönmek uzere evden cikan birisinin, akşamki olasi soğuk havayi planlayamayarak montunu almadan evden cikmasini nasil yorumlayacagiz? Ote yandan bu konuda hayvanlarla yapilan calismalar, bazi hayvanlarin bu tezi yikacak davranislarda bulunduklarini gösteriyor. Bunlar, o an tok olsalar bile ertesi gunun kahvaltisini ertesi gunku bulacaklari yiyeceğe uygun olacak sekilde saklayan karga (http://www.nature.com/nature/journal/v445/n7130/abs/nature05575.html), ve hayvanat bahçesine gelen ziyaretçilere fırlatmak uzere bulduğu taslari bir gece önceden sakin bir sekilde ziyaretçi bolumunun yakinina toplayan ve ertesi gun bu taslari ziyaretçilere fırlatan şempanze (http://www.scientificamerican.com/article/chimpanzee-plans-throws-stones-zoo/).

Burada insanin ozel olduğunu iddia eden arastirmalar citayi daha yükseğe cekiyor ve gelecek planlamasinin gerçekleşmesi için, geçmişte basina gelen hatiralara ve gelecekte gitmeyi dusundugu yerlere ‘zihinsel zaman yolculuğu’ (mental time travel) yapabilen bir ‘benlik’ (self) kavrami olmasi gerektiğini soyluyorlar. Her ne kadar kulağa güzel gelse de bu iddia, planlamayi sübjektif bir bilince ve bir benlik kavramina baglamasi bakimindan bu ozelligin hayvanlarda arastirilmasini imkansiz hale getiriyor. Oyle ya, çizgi filmler disinda böyle bir ‘kendi’ benliğine sahip, ve kendisini geçmişte kirdigi cevizlerle, kuyruğunu cektigi kartallarla ve yetiştirdiği yavrularla tanimlayan bir kargaya rastlanmadi. Ne dersiniz, sizce hayvanlar böyle bir benlik duygusuna sahipler mi, yoksa bu insanin nevi sahsina munhasir bir olgu mu? Son bolumde bu benlik duygusuna yakindan bakacagiz.

Biyolojik bir fenomen olarak planlamayi anlamak için bakılacak noktalardan ikisine goz atalim. Birincisi, norobiyoloji. Insan beyni bir zihinsel faaliyetle meşgul olmayip dinlenme durumunda olduğu anlarda ‘default network’ adi verilen belirli beyin bölgeleri aktive oluyor. Isin ilginç kismi, insanda hayal kurma, hatirlama, gelecek planlamasi faaliyetleri sirasinda ayni beyin bölgesinin aktive olmasi. Cesitli kontrol deneyleriyle desteklenen bu bulgu gösteriyor ki, beyin başka bir faaliyetle meşgul değilken günlük hayaller pesinde koşuyor ya da zihinsel gezintiye cikiyor. Bu da beynin yazinin basinda değindiğimiz gelecek saplantısına destek veriyor. Sunu belirtmekte fayda var ki şempanze beyninde de default network bulgulandi. Yani bu konuda yalnız değiliz. Aslinda is beyin karsilastirmasina gelince, beynin hiçbir yerinde ustun planlama yeteneğimizi göremiyoruz. O yüzden bu yeteneğin kökenlerini belki de gelişimde, dilde ve kültürde aramaliyiz.

Bir ozelligi anlamak istiyorsak onun gelişimine bakmak gerekir. O halde gelin planlama yeteneğinin gelişimini çocuk gelişiminde arayalim. Gelisim psikolojisinin ustadi Piaget, zekanin gelişimini soyle tanimliyordu: “Algi, objelerin ve onlarin hareketlerinin doğrudan ve dolaysız etkileşimlerinin bilgisiyken, zeka ise dolambacli yollarin bulunduğu, ve ozne ile nesne arasindaki uzay-zamansal uzakligin arttigi durumlarda edinilen bilgidir.” Piaget’nin zeka tanimi, yukarida tartistigimiz algısal-motor süreçlerin cevrimdisi calisma prensibiyle nasil da ortusuyor! Peki çocuk bu cevrimdisi süreçleri hangi yollardan geliştiriyor? Nesne sürekliliği (object permanence), birçok canli gelisiminde gözlemlenen, gelisimin belkemiği denilebilecek bir ozellik; ve bir nesnenin, çocuk onu görmese bile var olduğunu anlamasini ifade ediyor. Tabi ki planlama için objelerin zihinsel temsili olmazsa olmaz. Cocuk gelişiminde yaklasik ikinci yasta gelişen taklitsel oyun, yine planlama yeteneğine isik tutabilir. Bu aşamada çocuk, elindeki muzu telefon olarak kullanarak, ebevenylerinin konusmalarini taklit eder. Burada var olan gerçekliğin otesine geçme, hayal kurma ve varsayimsal düşüncenin temelleri görülebilir. Gelisim psikolojisinin bir başka ustadi Vygotsky’e gore, insanlarda konuşma yeteneği planlamanin gelişim surecinde buyuk etki yaratir. Örnegin çocuk bir problemi çözerken konuşma yardimiyla problemi parçalara ayirir ve yine konuşarak problemi nasil cozecegini planlar. 

Tabi ki Bischof-Köhler hipotezinin aldigi anlamda geçmişe ve geleceğe zihinsel yolculuk yapan bir varlik olan insanin bu zihinsel yolculuğu yapan bir ‘benlik duygusuna’ (sense of self) ihtiyaci var. Simdi gelin bu benlik duygusunun ne olduğuna yakindan bakalim. Tipki nesnelerin korunumu kurali gibi, benliğimizin de beynimizin merkezinde korunduğunu düşünüyoruz. Bu bize, hic değişmeden kalan bir öz, istediği gibi geçmişe ve geleceğe yolculuk eden, ve bizi biz yapan bir ‘merkez’ olduğu fikrini veriyor. Bu aslinda bir yanılsamadan ibaret. Dikkat edin, yanilsama bir seyin yok olduğu anlamina gelmiyor, sadece onun dusundugumuz gibi bir sey olmadigini soyluyor. Bu benlik sorununa nasil yaklasmali? Belki de su ayrim önemli olabilir: mevcut durumda dünyadaki algısal süreçleri deneyimleyen bir ben (I) ile, bu deneyimleri hafizasinda depolayarak bir benlik oluşturan ben (me). Yani yukarida bahsettigimiz cevrimdisi surecin sonunda bir benlik bölünmesi gerçekleşiyor. Yasanan deneyimlerin biriktirilmesi, ve bu deneyimlerle bir ‘kendi’ kimliğinin (self identity) inşa edilmesi. Burada inşa edilmesi kelimesini ozellikle kullandim, cunku bu dogustan gelmeyen, gelişim surecinde hafizanin oluşumuyla ‘inşa edilen’ bir yapi. Bu oylesine kuvvetli bir yanilsama ki, hafizanin boluk porcuk, yanlislarla dolu ve devamlılık gostermeyen yapisi gösterilse, beyinde böyle bir ‘öz’ merkezi bulunmadigi tekrar tekrar kanitlansa bile bu benlik duygusu varligini surdurmeye devam ediyor. (Aslinda böyle bir merkeze en yakin sey, sol beyine lokalize olmuş, ve eldeki kisitli bilgiden yola cikarak, zihinsel devamlılık sağlamak ve sürekli kendini hâkli cikarmak amaciyla hikayeler sallayan meşhur ‘yorumlayici’ merkez: http://en.wikipedia.org/wiki/Left_brain_interpreter)  Kim bilir, belki de zaman yolculuğu yapabilmenin bedeli böyle bir yanılsamayla yasamaktir. Tabi her seyi gelecek planlamasina indirgememek gerek. Insanin cok sosyal bir tur olduğu, ve dil gibi bir araca sahip olduğu dusunuldugunde, böyle bir benlik kavraminin ve olay hafizasinin sosyal iletişimi desteklemesi bakimindan avantaj sagladigi da su götürmez. Belki de yukarida degindigim dedikodunun geleceğe nasil etki ettigi sorunsali, bu bağlamda yanıtlanabilir.


Sonuc olarak, gelecek planlamasi konusundaki karsilastirmali arastirmalar neye işaret ediyor? Hayvan arastirmacilari, dil yeteneği olmayan canlılardaki gelecek konseptini bulgulamak için dahiyane metotlar gelistiredursun, insani bu konuda diğer canlılardan ustun tutan arastirmacilarsa, her yeni bulguyu daha basit, alternatif hipotezlerle aciklamaya calisiyorlar. Kavramsal muglakliklarin yani sira, bilimsel verilerin nasil yorumlanacagi konusunda da kesin bir hükme varilabilmis değil henüz. O zaman klasik bir bitiris yapalim: Daha fazla veri lazim!


Resim: Kanizsa ucgeni. Hicbir kenari cizilmemis olmasina ragmen resmin ortasinda beyaz bir ucgen algiliyoruz. Benlik de, diger parcalarin uygun bicimde bir araya getirildiklerinde yukaridaki ucgen gibi 'beliren' bir yanilsama olabilir mi?


Can

16 Nisan 2014 Çarşamba

On memes and cultural evolution

Despite all the effort, it seems that ‘cultural evolution’ (if such a thing exists) doesn't fit into Darwinian framework. Here can be found a broader discussion of why: http://rationallyspeaking.blogspot.com.tr/2013/03/is-cultural-evolution-darwinian-process.html . Briefly mentioning, it seems that cultural evolution, as it has been suggested since the foundation of the theory in 1970s when Richard Dawkins’ idea of memes and their replication was applied to culture, doesn't fulfill the three main mechanisms/principles of Darwinian evolution. These mechanisms are: (1) random generation of variation in organismal traits, (2) an inheritance system enabling transmission of traits from one generation to another, and (3) differential inheritance of traits, i.e. differential reproduction. The main contribution of Darwin himself to the idea of evolution lies mostly in the third principle (contrary to the other two mechanisms, which were more clearly defined later by modern synthesis of Darwinian evolution with Mendelian genetics): it suggests that the differential inheritance of traits depends on how well organisms are adapted to their external environments; more specifically, how well they fit into their environments and balance out external –selection- pressures acting on them. To open up a bit, this ‘fitting into external environment’, in its nature, doesn't need an intelligent reasoning behind, and variations in the environment are, by definition, are independent of variations in the organism.

If we try to explain cultural evolution in terms of above-mentioned mechanisms, it appears that cultural evolution fails to fulfill all three basic mechanisms of Darwinian framework: variation in culture is generated mostly by non-random (i.e. directional) processes; inheritance of ‘cultural traits’ is not solely from one generation to another but also within generations (i.e. both vertical and horizontal transmission); and selection mechanism is mainly intelligent in its nature. Hence, the writer of above-referenced text (Massimo Pigliucci) suggests that cultural evolution, as such, fits more into a Lamarckian framework, in which acquired characters, but not random variations, are inherited.

In addition to all these, he and a colleague of his discuss in a greater extent here http://rationallyspeakingpodcast.org/show/rs24-memetics.html the memes, the alleged transmitted units of cultural evolution. There they make many important insights regarding the memes, and among these, I could catch more fully the followings: First, what they point out is that what transmitted within memes is highly unclear: is it the ideas that spread among people’s minds, and if it is so, is it the bare statement of the idea or the impression of that statement, i.e. how they are  perceived and processed in people’s mind -the pattern that ideas generate in the mind; or is it sound, unambiguously definable products of the ideas, e.g. notes of a concerto? In the former case, the transmission is defined as an internal process, and in the latter as an external one. Yet again, even for the latter case, it depends on how the end product is perceived in people’s mind so as to transmit the information, implying a general ambiguity in what is transmitted within the memes. The second important insight (maybe an even more important one) is that the virtue of memes is defined by the memes themselves so that no external ‘referee’ can assign and judge their virtues. In other words, they are independent of what happens outside world. This, they suggest, causes a circularity, hence a tautology, in definition and functioning. So comes the question: how memes are selected, where does the selection take part in such circularity?

These last two important insights aside, what can we gain by studying cultural evolution in a Lamarckian framework? If culture is going to be regarded something acquired in ways no random variation is generated and no external, non-intelligent selection process is giving shape to changes in time, hence no thoroughly defined Darwinian mechanisms is applied, why do we need a metaphor derived from biology to explain changes in culture over time? There are better frameworks to serve such a purpose: the entire field of anthropology has been devoted to suggest explanations for how culture ‘evolves’ in time and space (despite its negative connotations, I am sticking to the word ‘evolve’ here for certain reasons I will discuss next). In fact, a Lamarckian framework to explain changes in culture in space and time was broadly reflected in earlier times of anthropology, especially in Lewis H. Morgan’s work. The history of human societies, in his Ancient Society (1977), is divided into three major stages, namely savagery, barbarism, and civilization. Also, inherently stated in it is that change is gradually from savagery to civilization, in which human societies proceeds to higher forms throughout history. Although it has served to increase our understanding of human societies to a certain extent and inspired many important intellectuals of his time, this linear, progressive reference to history also gave rise to imperialist ideas in which the so-called ‘higher cultures’ could find a justification for dominating the ‘lower cultures'.

As opposed to Morganian framework though, later arose a Boasian School (as reference to Franz Boas and his work) in anthropology, which stressed contingency in the history of human societies, and provided a relativistic understanding of human cultures (which apparently doesn’t define any progress). As a quick remark, I am more on the side of the Boasian School. Yet, this relativity of cultures may bring us back to the idea of memes (as cultural entities by its own virtue), and their evolution in a Darwinian framework, which, to me, there is enough evidence indicating that it is a degenerative research program (as Imre Lakatos would put it; also mentioned in Pigliucci’s article). Well, although the Boasian School and modern anthropology has exhibited a great ‘progress’ in increasing our understanding of human cultures, there remains the infamous gap between the two cultures as it was defined by C. P. Snow as a general incommensurability between humanities and –natural-sciences.

To help to resolve the conflict, perhaps, seeing memes as entities acting on a horizontal space, by which I mean non-hierarchical, network like structures (such as specific networks in internet), where they interact with other alike entities (or perhaps memes, by definition, include all such horizontal entities), as well as the ones which also work in the vertical space (i.e. hierarchical structures, such as universities, justice system, economy, states and bureaucracy in general) helps putting memes into a meaningful framework. In such a framework though, it would be important to define the relationships between ‘horizontal’ (non-hierarchical ) and ‘vertical’ entities, which in the end may undermine the whole framework defined as such. Yet again, perhaps, this (http://www.theguardian.com/commentisfree/2014/mar/31/capitalism-age-of-free-internet-of-things-economic-shift) could be read in such a framework. For the above-mentioned article, however, I am not sure which entity (capitalist economy or collaborative commons) has more power to control the other, and if it’s a given, unchangeable power relation, although it seems that odds are in favor of capitalist economy in a dichotomy defined as such.  

Özgür

14 Nisan 2014 Pazartesi

Vucut bulmusluk ve alternatif zihinler


 Bilim tarihi cok keyifli dusunce deneyleriyle doludur. Örnegin karadeliklerin sinirlarina ulastigimizda veya bir isik demetinin arkasina atlayip onu takip ettigimizde neler olabilecegini sormak, bizi alternatif gerceklikleri hayal etmeye, kabul ettigimiz gerceklik ayagimizin altindan kaysa nelerle karsilasabilecegimizi tahayyul etmeye iter. Bu farkli olasiliklari henuz olusmadan kafada tartma, hayal kurma islemine yazinin ilerleyen kisimlarinda tekrar donecegim, fakat simdi dusunce deneyimize geri donelim. Unlu paleontolog ve evrim biyologu Stephen Jay Gould, zamaninda su soruyu sormustu: “Yasam teybini basa alalim, ve yeniden baslatalim. Bu durumda zeki varliklar tekrar evrimlesebilir miydi? Yoksa yasamin gelisimi, bu yeni senaryoda bambaska bir yon mu izlerdi?” Baska bir deyisle, hayatin baslangicindan bugune kadar yasanan surecler bir zorunluluk muydu, yoksa sans faktorunun onemli rol oynadigi bir nevi piyango oyunu mu? Gould’un bu soruya yaniti piyango secenegini desteklemistir, yani baslangic kosullarina hassas, onceden planlanmis bir rotanin olmadigi, farkli sartlar altinda farkli canli cesitlerinin basarili olup, alternatif hayat teyplerinde birakin insana giden dali, memelilerin bile tekrar evrimlesme ihtimalinin oldukca zayif oldugu bir gorus. Gould’u bu dusuncesine iten temel olgu, hayat akisinin adeta kaderinin belirlendigi evrimsel buyuk olaylarin carpici etkileriydi.

Evrimsel olcekte buyuk etkileri olan bu tip bir surec, yaklasik 542 milyon yil onceki Kambriyen patlamasidir. Kambriyen patlamasi, canlilik cesitliliginin evrimsel olcekte cok kisa bir sure icinde inanilmaz boyutlarda arttigi, neredeyse gunumuzdeki butun hayvan filumlarinin fosil kayitlarinda aniden ortaya ciktigi, ve bu haliyle dunyadaki canlilik tarihinin akisini belirledigi sureci isaret eder. Ornegin baliklar ilk olarak Kambriyen doneminde evrimlesmis, ve sonrasinda baliklardan amfibiler, surungenler, kuslar ve memeliler evrimlesmistir. Gould’a gore Kambriyen doneminde mega boyutlara ulasan cesitlilik uzerinden bir piyango cekilmis, ve bu piyangodaki talihli hayvan filumlari, canlilik tarihinin kaderini cizerek, devamindaki surecin temel hatlariyla gidisatini belirlemislerdi. Hayat teybi basa alinsa, ve Kambriyen doneminin basina gidilse, boyle bir piyangonun bambaska kazananlari olabilir, ve devaminda yasam agaci bambaska yollara gidebilirdi.

Peki bunun zekanin evrimiyle ne ilgisi var dediginizi duyar gibiyim. Gould’un bu gorusu ortaya attigi donemde (1980’ler) insan, dunyadaki tek zeki varlik olarak kabul ediliyordu, ve bu haliyle evrimsel surecte bir tur yalniz halkaydi. Ama morfolojik, fizyolojik ve genetik olarak diger hayvanlarla evrimsel devamlilik gosteren insan, nasil oluyordu da zihinsel ozelliklerde diger hayvanlardan niteliksel olarak farkli degerlendiriliyordu? Hayvan zihni uzerine son otuz yilda hizlanan calismalar, aradaki bu farkin niteliksel mi, yoksa Darwin’in dedigi gibi niceliksel mi olduguna cozum bulma arayisinin bir sonucuydu. Bu arastirmalarin sonucunda insansi maymunlarin, kargalarin, papaganlarin ve yunuslarin kompleks bilissel ozelliklere sahip olduklari ortaya kondu. Daha once yalnizca insana atfedilen bircok bilissel ozelligin bu hayvanlarda da mevcut oldugu gozlemlendi. Bu ozellikler arasinda alet kullanma, isbirligi yaparak problem cozme, sosyal ogrenme, analojik dusunme, oyun oynama, aynada kendini tanima ve kulturel gelenekler bulunuyor. Bu baglamda su soru akla geliyor: Birbirinden evrimsel olarak uzun yillar once ayrilmis canlilarin (memelilerle kuslarin ortak atasi yaklasik 300 milyon yil once yasiyor) benzer zihinsel yetenekler gelistirmeleri, Gould’un teorisiyle ters dusmuyor mu? Yani 300 milyon yildir farkli kollardan ilerleyen canli gruplari sonunda benzer zeka ozellikleri evrimlestiriyorsa, bu hayat teybinin basa sarilsa tekrar ayni noktaya dogru ilerleyeceginin bir kaniti olamaz mi?

Bu oldukca cetrefilli soru, yakinsak (convergent) evrim kavramini biraz acmayi gerektiriyor. Yakinsak evrim, en temel anlamiyla, biyolojik bir ozelligin evrimsel olarak uzak akraba olan farkli turlerde birbirlerinden bagimsiz olarak evrimlesmesi anlamina geliyor. Bunun en tipik ornegi kuslarin ve yarasalarin evrimlestirdigi kanatlar. Kuslarin ve memelilerin (yarasalarin dahil oldugu sinif) ortak atalari bir kanada sahip degildi, kanat bu siniflarda ayri ayri evrimlestirildi. Benzer bicimde kamera tipi goz, omurgalilarda ve ahtapotlarda birbirlerinden bagimsiz olarak evrimlesti. Kanat ve kamera tipi goz gibi ozelliklerin birbirlerinden cok uzak canlilar tarafindan ayri ayri evrimlestirilmis olmalari, hayat akisinin bir piyangodan ziyade tahmin edilebilir, baslangic sartlari ne olursa olsun sonucun belirli “adaptif” son duraklarda bitecegi bir yakinsak evrim tezini guclendirir gibi gorunuyor. Fakat bu konuyu cetrefilli kilan sey, farkli siniflarda ayri ayri evrimlestiren ozelliklerin (kanat ve kamera tipi goz gibi) gelisim sureclerini ve yapi hammaddelerini ortak atadan alinan ozellikler uzerine kurmalaridir. Ornegin memeliler ve kuslar, bir tetrapod (dort uzuvlu) olan ortak atalarinin on iki uzvunu kullanarak kanat evrimlestirdiler. Benzer sekilde ahtapodlarda ve omurgalilarda ayri ayri evrimlestirilen kamera tipi gozun gelisim surecine baktigimizda, goz gelisimini belirleyen genlerin (Pax) ve foto-reseptor proteinlerinin (opsinler) ortak oldugunu goruyoruz. Bu genler ve proteinlerin kokeni Kambriyen donemine kadar uzaniyor, ve o donemden sonra gelistirilen gozlerin yapitaslarini olusturuyor, ya da farkli kullanimlarla farkli ozellikler kazaniyorlar. Yani neredeyse butun turlerin paylastigi bu evrensel ve tarihi yapitaslari, evrimsel olarak ortaya cikmasi zor olan, ama bir kez ortaya ciktiginda evrimin gidisatini degistiren “zor stepler” olarak degerlendirilebilir.

Iste simdi zihin konusuna gecis yapabiliriz. Biyolojik hicbir ozellik, tarihinden bagimsiz ele alinamayacagi icin, sinir sistemlerine ve beynin evrimini de bu tarihi baglamda ele almak gerekiyor. Beyin-zihin-vucut iliskisi oldukca cetrefilli bir konu. Ama canlilik tarihine baktigimizda once vucudun ve duyu organlarinin ortaya ciktigini, ardindan sinir sistemlerinin ve sonrasinda beynin duyu organlarindan gelen sinyallerin islenerek vucudun hareketini saglamak icin evrimlestigini goruyoruz. Yani once vucut, sonra beyin geliyor, ve bunlarin birbirlerinden ayrilamaz etkilesimleri sonucunda bilis (cognition) gelisiyor. Fakat 1950’lerde gerceklesen ve psikolojide “davraniscilik” akimini yikan bilissel devrimden (cognitive revolution) sonra bile (baska bir yazinin konusu olsun), Descartes’in yaptigi hatali bir cikarim olan vucut-zihin ayriminin da etkisiyle, bilissel ozelliklerin sadece beyine atfedildigini, ve beynin vucudun geri kalanindan izole bir sekilde, adeta bir fanus icine hapsolmus bir bicimde, bir bilgisayar metaforuyla yalnizca veri islemi yaptigi dusunuluyordu. Tabi bu bilgisayar analojisi, o gunun en gozde teknolojik ilerlemesi olan bilgisayar sayesindeydi. Bu da bilimsel modellerin o gunun mevcut kosullardan ne derece etkilendiginin guzel bir ornegidir. Fakat fanusta yasayan, ve tek isi bilgisayarlarin yaptigi gibi sembolik manipulasyon olan bir beyin fikri pek cok insani tatmin etmemeye baslamisti. Baska bir yazimizda yapay zeka calismalarini, bilgisayar-zihin benzerligini ve John Searle’in yapay zekaya karsi meshur elestirisi olan Cin Odasi argumanini (Chinese Room) inceleyebiliriz. Fakat simdi beyni fanustan cikartip, dunyayla ve vucutla tekrar bulusturan, ve bu baglamda psikolojide bir paradigma donusumu gerceklestiren “Vucut Bulmus Bilis” (Embodied Cognition) kavramina donelim.

 Felsefi kaynagi Heidegger, Maurice-Ponty gibi filozoflara uzanan bu kavram, en temel anlamiyla, bilisin vucuttan bagimsiz anlasilamayagini ileri surer.  Burada “vucut” kavramiyla kast edilen, algisal (perceptual) ve harekete yonelik (motor) sistemler ve vucudun cevre ve dunya ile olan surekli etkilesimidir (situatedness). Vucut bulmus bilis gercekten derin bir kavram, fakat en basit haliyle ve gundelik bir kac ornekle bunu acmaya calisacagim. Yapilan bir deneyde iki grup insan, ayni makaleyi iki ayri koltuga oturarak okuyor. Bir koltuk oldukca rahat ve pofuduk, digeri ise oldukca sert ve duz. Sonuc olarak sert koltukta okuyan grup, rahat koltukta okuyan gruba gore makaleyi daha ciddi buluyor. Bir baska deyisle, vucutlarindan aldiklari algisal geri bildirim, bilisi ve karar verme mekanizmasini etkiliyor. Bir baska deney, iki grup insana bir dag yuruyusunde kampa ne kadar mesafe kaldigini tahmin etmelerini iceriyor. Bu insanlardan bir kisminin sirtinda agir bir canta var, digerleri ise canta tasimiyor. Sonuc olarak sirtinda agir yuk olan insanlar, canta tasimayan insanlara gore kampa kalan mesafeyi daha cok olarak tahmin ediyorlar. Yani uzaklik gozlerinde buyuyor, ve bunun sebebi vucutlarindan aldiklari algisal bilgi. Yine benzer bicimde goz hareketleri uzerine olan calismalar, hafizaya alinan bir ani kodlarken yapilan goz hareketlerinin, bu olayi hatirlarken yapilan goz hareketleriyle neredeyse bire bir olarak ortustugunu ortaya koyuyor. Yani kisacasi, bilissel ozellikler icin beyin tek basina yeterli degil, vucudu ve dunyayi kullanmak gerekiyor. En basitinden yazi ve bilgisayarlar sayesinde, onceleri beynimizde tutmamiz gereken bilgileri nasil “dunyaya” tutturdugumuzu dusunebiliriz. Bu baglamda ileri bilissel yeteneklerin gelisimi, beyinden dunyaya yapilan yuklemeler sonucu beyni bosa cikarma surecidir denilebilir.

Vucut bulmus zihin kavraminin en buyuk getirilerinden birisi de, farkli turler arasinda evrensel bir devamlilik saglamasi, ve bilissel kompleksiteyi asagidan-yukariya bir sekilde, yani ileri ve soyut dusunme yeteneklerinin algisal ve motor sureclerde “temelli” oldugunu soyleyerek aciklamasi. Burada yazinin basinda tartistigimiz kamera tipi gozun evrimiyle bilisin evrimi arasindaki benzerlik fark edilebilir. Kamera tipi gozu birbirlerinden bagimsiz olarak evrimlestiren omurgalilar ve ahtapodlar, yine de ayni genetik ve protein hammaddelerini kullaniyorlardi. Bilisin farkli kollardan evrimlesmesine de vucut bulmus bilis penceresinden benzer bir yaklasim getirilebilir. Eger vucut, beyin ve cevre etkilesimi bu bilissel ozelliklerin gelisimini belirliyorsa, Farkli hayvanlardaki algisal-motor sureclerin ve beyin yapilarinin ne derece ortaklik tasidigina bakilabilir, ve kompleks bilisin, yavruluk donemindeki salt algisal-motor sureclerin uzerine nasil insa edildigi arastirilarak gelisimsel karsilastirmalar yapilabilir. Cunku bir ozelligin gelisimini ve “tarihini” anlamadan o ozelligi anladigimizi soyleyemeyiz.

Yaziyi fazla uzattigimin farkindayim. Ilerideki yazilarimda burada tam olarak acikliga kavusturamadigim konulari derinlemesine incelemek isterim. Son olarak su tartismali zihinsel karsilastirma konusuna donmek istiyorum. Kopernik’in dunya merkezli evren modelini yikmasinin, Darwin’in ise insan merkezli yasam modelini yerle bir etmesinin uzerinden uzun yillar gecti. Acaba hayvan zihni arastirmalari sonucunda, insan aklinin  yillarca uzerinde oturdugu, ve kendisini diger canlilarin akillarindan cok ustun ve “ozel” kildigi o taht da cokecek mi? Burada tabi ki onyargili olmamak lazim. Sonuc olarak evrim devamlilik kadar cesitlilik de iceriyor, ve bazi filozoflarin dedigi gibi sadece insanin sahip oldugu sembolik dil ile anlasma yetenegi, zihinde niceliksel bir donusum yaratmis olabilir. Bu arastirmalarda one cikan bir diger zorluk da, insanin farkli hayvanlardaki zeka karsilastirmalarini hep kendi “zeka” kavramlariyla yorumlamasi. En basitinden bize zeki gelmeyen zeka ornekleri gosteren canlilar varsa bile bunlari fark edemeyiz. Yani bu dalda bir olcude insan-merkezcil (anthropomorphic) olmak kacinilmaz oluyor. Ilerideki bir yazimda, yillarca insani diger canlilardan ayirdigi kabul edilen, fakat son zamanlardaki calismalarla tartismali bir hale geren bir ozelligi inceleyecegim. Bu ozellik, insan icin vazgecilmez olan “gelecek planlamasi”, “gecmis ve gelecek konsepti”, ve su andaki gudulerden bagimsiz olarak gelecek icin hareket etme yetenegi. Gercekten de insanin kafasini “gelecek” fikrinin ne kadar mesgul ettigi dusunuldugunde, ve gelecege dair kaygilarin, umitlerin, isteklerin hayatlarimiza ne derece hukmettikleri goz onune alindiginda, bu ozelligin evrimsel sureclerini incelemek, tarihini anlamak cok onemli hale geliyor. Bizim icin bu kadar onemli olan bir bilissel faaliyetin temellerini diger hayvanlarda aramak, bize kendi zihinsel yolculugumuzun nasil gelistiginin ipuclarini verebilir. Asagidaki alinti, bu konuda yazacagim yazinin ipucunu veriyor.

“Yalnizca bizim gibi fizik bilimine inanan kisiler gecmis, simdi ve gelecek arasindaki ayrimin sadece inatci bir isrardan ibaret oldugunu bilir.”


Albert Einstein














Resim: Kus beyniyle insan beyninin karsilastirmasi. Birbirlerinden oldukca farkli gorunseler de temel planin cok benzer oldugu gorulebiliyor. 


Can

9 Nisan 2014 Çarşamba

Kara Delikler ya da Walter Benjamin'in durağan diyalektiği

Birkaç gün önce televizyonda karşılaştığım bir popüler bilim programının (National Geographic-Kozmos) bende yarattığı çağrışımlar üzerine yazacağım. Programın o bölümünde genel görelilik kuramını ve bağlantılı olarak kara delikleri anlattılar. Bir noktada, kara deliklere çok yaklaşmamız halinde -ki şu anda benim bildiğim kadarıyla böyle bir şey mümkün değil- 'karşılaşabileceğimiz' olası senaryolardan bahsettiler. Bu senaryolardan birisi şöyle: Kara deliklerin ‘sınırı’na ulaşabilirsek eğer, uzay-zaman'ın tahayyül sınırlarımızı çok aşacak şekilde bükülmesi ve evrenin doğumundan o zamana kadar geçen sürenin -ve mekanın- tek bir zaman-mekan'a sıkıştırılmış bir şekilde karşımızda belirmesi mümkün olabilir. Aynı mantığı izleyerek -ki birazdan daha ayrıntılı bir şekilde bundan bahsedeceğim-, kara deliklerin evrenleri bir bütün olarak 'yutması' mümkündür. Bu, son bahsedilen senaryonun bizim için daha önemli sonucu ise şu: Bizim evrenimiz de böylesi bir evren olabilir, yani başka bir evrende yaşayan bir kara deliğin içine hapsolmuş olmuş bir evren. Bu tür olasılıkların varlığından haberdar olmak bile başlı başına heyecan verici: Koskoca paralel evrenlerden bahsediyoruz sonuçta. Fakat, bu senaryoların bende uyandırdığı çağrışımlar çok daha 'dünyevi' oldu. Oraya geleceğim; ama önce genel görelilik kuramı ve kara deliklere dair çok kısa bir özet...

Genel görelilik kuramının özünde ışık hızının evrenin temel ve değişmez sabiti olduğu varsayımı yatar. Işığın haricinde her şeyin konumu ise göreli: Nesneler başka nesnelere göre sürekli değişen konumlara ve hızlara sahipler. Yani, bir ışık kaynağı (yani, herhangi bir nesne) hangi hızla gidiyor olursa olsun, yaydığı ışığın hızı, kendi sabiti olan 300.000 km/s'nin üzerine çıkamaz demek oluyor bu. Uzayda 'zaman'ı tanımlı kılan yegane şey de bu, aynı zamanda. Kuramın bir diğer çıkarımı ise maddeyle enerjinin birbirlerine dönüşümü, yani birbirlerinin türevi olmaları. Bunun yarattığı sonuçlar ise şöyle: Newton'ın formüle ettiği haliyle eğer iki kütle (madde) arasında bir çekim varsa, maddeyle enerji, yani ışık arasında da benzer bir ilişki olmalıdır. Bu ise, 'ışığın kütle çekime maruz kalarak bükülmesi mümkündür' anlamına geliyor. Öyleyse, ciddi bir kütle çekime maruz kaldığında ışık, -büküldüğü için- iki nokta arasındaki mesafeyi daha uzun sürelerde alacak demektir. Peki ama eğer, başta belirttiğimiz üzere ışık hızı sabitse? Bu durumda, bükülen ışık değil uzayın kendisi olacaktır, uzayla beraber zaman da tabi. Kara deliklerin yaptığı ise tam olarak bu: Çok ciddi kütle çekimi uygulayarak ışığı ve bu vesileyle uzay-zamanı bükmek. Buradan hareketle, kara deliklerin bir bütün olarak evrenleri -bir uzay-zaman'a sıkıştırarak- yutması teorik olarak mümkün oluyor. 

Yukarıdaki özetten sonra nihayet Benjamin'e ve onun durağan diyalektiğine geçebilirim. Benjamin'in diyalektiği, geçmiş'i herhangi bir dolayıma uğratmadan şimdi'ye taşımak, böylece şimdi'yi -ve dönüşümlü olarak geçmiş'i-, geçmiş'in bugüne taşınan imgesi üzerinden yeniden yorumlamak anlamına geliyor. Karmaşık olduysa biraz daha açayım: Bu, şimdi'de karşılaşılan bir duruma/olaya verilen bir tepki olarak geçmiş'in imgesinin bir anda parlayıvermesi ve bu imgenin şimdi’de yeniden üretilerek ele geçirilmesi demek oluyor. “Herhangi bir dolayıma uğratmadan”la kastedilen ise bu sürecin anlık, patlamalı bir süreç olması. Peki ya bugüne taşınan geçmiş imgesi ile kastedilen nedir? Geçmişin herhangi bir kesiti mi? Bu anlamda bir olgunun imgesi midir şimdiye taşınan? "Olmuş olanı" anlatan, bu nedenle çizgisel bir tarih anlatımın parçaları değil burada kastedilen. Aksine, çizgisel tarihin (yani muktedirlerin tarihinin) dışladığı, gerçekleşmemiş olan, gerçekleşmemesi acıya, sefalete sebep olan parçaların tarihi: Efendilere karşı kölelerin, sömürenlere karşı sömürülenlerin tarihi. Bir nevi, geçmişin yasını şimdi'de tutma hali yani, durağan diyalektik; ama pozitif bir içerikle. Pozitif içeriğin zaman-mekan'ı ise 'şimdi', farklı bir gelecek projeksiyonu yaratma potansiyeli içerdiği için. Bu sebepten sanırım, Benjamin'in tarih yazımı için "o anlatmaz, gösterir” diyorlar ya da fragmanlar halinde anlattığından bahsediyorlar[1]. Devamla,  burada bir başka analoji de fotoğrafla kurulabilir örneğin; Benjamin'in geçmiş'in fotoğraflarını bugüne taşıdığı söylenebilir ya da bir çeşit montaj yaptığı. Yavaş yavaş sizde de uzay-zamanın bükülmesi fikri uyandı mı? Ya da paralel evrenler imgesi? Ben, tersinden, bahsettiğim programı izlediğimde Benjamin’i düşündüm ve onun durağan diyalektiğini hatırladım. Kara delikler ve paralel evrenler bana Benjamin’i hatırlattı. Belki de Benjamin’in kendi tarih anlayışıyla yaratmaya çalıştığı da en azından böylesi bir fotografik algıydı ne dersiniz?  

Özgür





[1] Besim F. Dellaloğlu, Aslı Odman, Sibel Yardımcı, Walter Benjamin'le Olağanüstü Haller, içinde Walter Benjamin Özel Sayısı, Cogito, YKY yayınları, sayı: 52.

Resim: Francis Ford Coppola'nın Rumble Fish (1983) filminden.