12 Ağustos 2014 Salı

Ütopyayla kıyamet arasında kısa devre

Sizce de çok ileri gitmiyorlar mı? Genetik manipülasyondan, kök hücre naklinden bahsediyorlar; ürkütücü değil mi? Halihazırda insan doğasının yok sayıldığı, belki de şöyle söylemek daha doğru olur: insanın doğa(sın)dan koparıldığı bir dünyada yaşamaya zorlanıyoruz; bir de doğamızın altüst edilmesi biraz çok olmuyor mu? Yoksa çok mu naif bir tepki bu? Ya da ve hatta gerici mi buluyorsunuz bu tür tepkileri? Sonuçta insanın yaşam koşullarının iyileştirilmesi sürecinin yeni bir adımı değil mi, içinden geçtiğimiz süreç? Modern tıbbın ileri bir adımı değil mi ki bu; neden kötü olsun?
 
Yeni öjenik (eugenics) çağdan bahsediyorum. Başkaları transhuman (insanötesi) çağı da diyor (bu ikinci gruptan tamamen bağımsız olmamakla birlikte, gene başkaları içinde bulunduğumuz dönem için bilgi çağı da diyorlar). İnsanın kapasitelerinin biyolojik varlığıyla sınırlandırılmadığı; daha da ötesinde bilincin kendisiyle (intelligence) karşılaştırıldığında biyolojik bir varlık olarak insanın kendinden menkul bir öneminin olmadığı bir geleceği selamlıyorlar… Başka bir boyuta adım atıyoruz sanki değil mi?

Önce birkaç haber:

(1) Yaşlanma geri çevrilebilir. Yaşlanmanın kök hücrelerde zamanla biriken hasarlarla (“stem cell exhaustion” deniyor) doğrudan alakalı olduğunu bulan araştırmacılar, doğumdan hemen sonra alınan kök hücrelerin yaşlılık sırasında vücuda tekrar enjekte edilmesiyle geçici gençleşmenin sağlanabileceğini düşünüyorlar [1]. Çalışmanın sonuçları henüz sadece kan hücreleri için geçerli olsa da bunun diğer dokulara ve organlara genişletilememesi için çok ciddi bir engel yok gibi geliyor bana [2].

(2) Gen terapisi yoluyla duyma yetisi tekrar kazanılabilir. Vektör virüsler tarafından kulak içi dokuya enjekte edilen Atoh1 geninin, işlevini kaybetmiş işitme kılı hücrelerini (iner ear hair cells), bu hücrelerin bulunduğu bölgedeki diğer hücreleri işitme kılı hücrelerine dönüştürerek yenilediği görüldü [3] (‘kulağa’ sihir gibi geliyor değil mi?). Bu vesileyle uzun süre yüksek sese maruz kalmak, ilaç kullanımına bağlı dejenerasyon vb. sebeplerle kaybedilen işitme duyusunun doğal yollardan tekrar kazanılabileceği keşfedildi. Olumlu sonuçlar henüz sadece fareler üzerinde gösterilse de insan deneyleri çalışmanın bir sonraki hedefi.

(3) Gen terapisi ritm bozukluğunu düzeltebilir. Virüsler yoluyla gönderilen TBX18 geninin, normal kalp hücrelerini, kalp atışını düzenlemekle görevli sinoatriyal hücrelerine çevirdiği gösterildi [4] (ufak çaplı bir sihirbazlık daha). Böylece ritm bozukluğu düzeltilebiliyor, üstelik kalp pili gibi intrüsif yollara gerek kalmadan. Terapinin olumlu etkileri henüz sadece domuzlarda ve kısa sürelerde gözlemlenebiliyor olsa da çalışmanın, insanlarda uzun vadeli etkiler yaratacak terapi yolları geliştirmek yönünde genişleyeceğini öngörmek imkansız değil.

(4) Eğer DNA’nızda belirli tip mutasyonlar varsa intihara özellikle yatkınsınız demektir. Araştırmacılar, stresli durumlarda salgılanan kortisol hormonun geri emiliminde rol alan SKA2 geninde meydana gelen –epigenetik tipli- mutasyonların, intihar eden insanlarda diğer insanlara oranla daha yüksek olduğunu gösterdiler [5]. Bunun ise herhangi bir bireyin intihar etme eğilimini yüzde 90’a kadar açıklayabileceği düşünüyorlar.

(5) Sentetik yaprak uzayı ‘istila etmemize’ yardımcı olabilir. Organik yaprağın neredeyse bir eşleniği olarak üretilen sentetik yaprak, ipek fiberlerden örülen hücre duvarları içinde canlı kloroplastlarla fotosentez yapabiliyor [6]. Sentetik yaprağın üreticisi araştırmacılar, organik eşleniğini fonksiyonel olarak aratmayıp ‘hayatta kalmak’ için onun kadar katı şartlar gerektirmeyen sentetik yaprağın uzayı istila etmemiz için gerekli şartları sağlayabileceğini iddia ettiler.



Benzer birçok başka haber daha sıralanabilir; bunlar sadece son birkaç ay içinde benim fark ettiklerim. Yukarıdaki haberleri bir de Craig Venter’in söyledikleri [7] ile birlikte düşünürsek neler olup bittiğine dair daha net bir fikrimiz olur sanırım. Craig Venter insan genomunu ilk defa sekanslayan ekibin başındaki adam (bilim adamı demeye dilim pek varmıyor, bana daha çok bir iş adamı gibi geliyor) ve şu anda yürüttükleri projelerden birisi, DNA’sını tamamen kendilerinin planladıkları sentetik yaşam formları üretmek! Kısmen başarılı olmuş durumdalar...

Durum buysa, bu kadar yakınsa gelecek, hem kendi biyolojimiz hem de gezegenimizde yaşayan diğer canlıların biyolojileri bu derece radikal bir şekilde değiştirilebiliyorsa, nasıl karşılayacağız bu çağı? Nasıl karşılamalıyız? Tranhumanistler gibi koşulsuz bir şekilde kucaklamalı mıyız, bütün bu gelişmeleri; yoksa daha mesafeli bir konum mu almalıyız (buradaki nüansları önemsemiyor değilim, aksine çok önemsiyorum; ama sorunun doğru formülasyonu açısından bu nüanslar şu anda tali bir öneme sahipler bence)? Benim görüşüm şu: transhuman çağını değil ama transhumanist hareketi kucaklamalıyız.

Peki, neden transhümanist hareketi kucaklamalıyız? Birazdan daha detaylı değineceğim; ama önce kısa bir tur…

Transhümanist hareketle new-age aktivizmi arasında belki ilk bakışta fark edilmeyen ama daha detaylı bir gözle incelendiğinde ortaya çıkan benzerlikler var. Belki de şöyle söylemeli: Transhümanist hareket, new age aktivizminin yeni bir türü, adı konulmamış bir kolu. Burası ilginç; zira başka birçok felsefi içeriğinin yanında, belirgin bir şekilde doğaya dönmeyi hedefleyen, bunu da teknolojinin yabancılaştırıcı etkilerinden sıyrılarak yapmayı öneren new age spiritüelizmi, ilk bakışta tam tersi bir istikamette yol alan ve teknolojinin tam tahakkümünü savunan (burada da nüanslar var ama bunları yukarıdakiler kadar önemsemiyorum) bir harekete dönüşüyor –en azından onu kapsıyor. Peki, nasıl olabiliyor böylesi bir tersine çevirme?

Bu alıntı, transhümanist manifestodan [8] –ve hatta manifestonun giriş cümlesi: “Bilinç özgürleşmek istiyor ama her yerde zincire vurulmuş durumda; biyoloji ve kaçınılmaz kıtlık tarafından hapsedilmiş durumda.” (Cümlenin İngilizce aslı şöyle: “Intelligence wants to be free but everywhere is in chains. It is imprisoned by biology and its inevitable scarcity.”) Yani aslında murad edilen şey son tahlilde aynı: Aşkın bir bilinçle özdeşleşmek, varolmayı böyle bir amaca indirgemek (bu benim zorlamam da sayılmaz; zira transhümanistlerin bir kısmı, eskinin new age aktivistleri [9]). Ve gene bu sebepten yukarıdaki manifestonun yayınlandığı internet sitesinin isminin “singularity institute” olması da bir tesadüf değil. Başka birçok transhümanizm yorumu var, birden fazla da bu öğretiyi yaygınlaştırmaya çalışan kurumsallaşma girişimi (merkezi olanlardan birisi -ki bana yukarıdaki gruba göre daha itici geldi, World Transhumanist Association [10]); ama özelikle yukarıdaki manifestonun gelmek istediğim nokta açısından ön açıcı yanları var. Aşağıda değineceğim.

Şimdi artık transhümanist hareketi neden kucaklamamız gerektiğinden bahsedebilirim. Transhümanist hareketi kucaklamalıyız çünkü transhümanistler, yeni teknolojik gelişmelerin yaratabileceği felaketleri bize önceden haber veriyorlar. İnsanoğlunun dönüşebileceği canavarlığı dolaylı yoldan gösteriyorlar. Frankenstein’ı yaratan senaryoları gözden geçirmemize sebep oluyorlar, ya da Gattaca’yı. Muhtemelen içinden geçmekte olduğumuz –ki sebebi biziz- kitlesel yok oluş sürecinin boyutlarını bütün çıplaklığı ve enginliğiyle önümüze sunuyorlar –ya da dolaylı olarak ima ediyorlar. Örneğin, insanın şu ölümlü haliyle doğaya verdiği hasarı göz önünü alın; ölümsüzlüğü elde eden insanlığın –ki ölümsüzlük transhümanist hareketin temel hedeflerinden biri- doğaya neler yapabileceğini hayal edin. Ya da tersinden düşünün, bilincin kendisi yanında doğanın bir önemi olmayacağını; yapay zekanın, insan-makine hibridlerinin istikbali uğruna doğanın radikal bir dönüşüme tabi tutulabileceğini iddia edebilir, transhümanist hareket mesela (gene yukarıda bahsi geçen manifestodan başka bir bölüm: “Dokunun kendine özgü bir etik değeri yoktur. Herhangi birinin silikon ya da biyolojik dokuya sahip oluyor olması, bu durum eğer onun işlevselliğini ya da bilincini değiştirmiyorsa, etik olarak konu dışıdır”. Metnin İngilizce aslı şu: “Substrate is morally irrelevant. Whether somebody is implemented on silicon or biological tissue, if it does not affect functionality or consciousness, is of no moral significance.”) Yani zaten doğanın korunması gündem dışı edilmiş oluyor. İnsanlığı potansiyelinin sınırlarından da ötesine taşıyıp ütopyayı en uçlarda kurgularken, felakete en çok yaklaşıyorlar.

Burada, yukarıda bahsettiğim manifesto özel bir yere sahip. Çünkü birçok çelişki barındırıyor. Örneğin, bilincin biyolojik nedenlerle sınırlandırıldığını ve özgür olması için fiziki sınırlarından kurtulması gerektiğini iddia ederken aslında fiziğin temel yasalarına karşı çıkıyor. Benim gözümde ise insanın makineleşmesi imgesi oluşuyor. Ya da örneğin -manifestonun altındaki yorumlardan birinde isabetli bir şekilde belirtildiği gibi-, onca kutsanan 'bilincin' taş kalpli bir hesapçı olamayacağını, anlamlı olabilmesi için duygusal boyutta da iletişim kurabilmesi gerektiğini iddia ederlerken, bir sonraki paragrafta değindikleri faydacı (utilitarian) açıklamalarla böylesi bir anlam matrisinin nasıl birleştirileceğinden bahsetmiyorlar. Bu ise bende, yapabilecekleri her anlamda sınırsız muktedirlerin, diğer insanların ve canlıların sefaleti uğruna kendi keyiflerini maksimize ettileri bir kara dünya resmi oluşturuyor.

Burada tartışmanın daha geniş bir çerçeveye oturtulması için -biyolog ve filozof- Massimo Pigliucci’nin öjenik ve ilintili etik tartışmalar hakkında yazdığı makalesi [11] ön açıcı olabilir. Pigliucci, öjenik hareketin geçmişini entelektüel çevredeki etkileriyle özetleyip bugün biyoteknoloji alanındaki gelişmelere, sıraladığı tarihsel sebeplerle temkinli yaklaşmak gerektiğini söylüyor. Arada bir not: Pigliucci tartışmaya, öjenik araştırmaların bilimsel olmadığı için değil, etik olarak sorunlu olduklarından temkinli yürütülmesi gerektiğini belirterek giriyor. Buradan hareketle, öjenik araştırmaların sınırlandırılması gerektiği görüşüne yakın dururken, bireyin özgür seçimine karşı öjenik araştırmaların katı devlet düzenlemesine tabi tutulması ikiliğini tartışıp, bu ikiliğin içinden çıkılması kolay bir ikilik olmayacağını belirtiyor. Biyogenetik teknolojilerin devlet tekelinde olması durumunun ciddi sonuçları olabileceğini belirtirken (Nazi Almanya’sını örnek veriyor), naif bireyci/bireysel özgürlükçü açıklamalara da pek prim vermiyor: Serbest piyasanın tekelleşme eğiliminin gayet farkında olduğunu ve bunların öjenik teknolojilerle birleşmesi durumunda toplumdaki eşitsizliği derinleştirmek yönünde çok ciddi sonuçları olabileceğini söylüyor, Pigliucci. Arada geçerken transhümanistlere de değinmeden etmiyor tabi; pek tasvip etmese de çok da kızamıyor sanki yaramaz çocuklara (kendi kullandığı kelimeler şunlar: “(eugenics) endorsed by that bizarre techno-cult known as transhumanism”; bilmiyorum, belki de ben biraz abartıyorum, cümleyi böyle yorumlarken).

Pigliucci’nin bıraktığı yerden filozof Slavoj Zizek devam ediyor; transhümanistlerin aşırı hümanist olduklarını ve bu sebepten problemin özünü hep ıskaladıklarını söylüyor [12]. Yeni teknolojilere erişimi tartışıyor transhümanistler; çocukların herhangi bir zorlamaya tabi tutulamayacağını ama yetişkinlerin seçimlerini ‘özgürce’ yapabileceğini söylüyorlar ve Zizek haklı olarak, yetişkinlerin yapacağı seçimin ne kadar özgür olacağını sorguluyor. Transhümanistlerin aksine, yetişkinlerin yapacağı seçimlerin her zaman belirlenmiş olacağını iddia ediyor, Zizek. Buradan hareketle ve özellikle transhümanistlerin yarattığı sınırsız ve dolayımsız özgürlük yanılsaması yüzünden, hareketi tümden mahkum ediyor. Bense Zizek’in kendi öğretisinden hareketle buna katılmıyorum (biliyorum ne kadar küstahça bir şey söylediğimi; ama çok zorlamama rağmen aksine kendimi ikna edemedim). Transhümanistlerin kendi semptomumuzu katetmemize [13] yardımcı olabileceğini iddia ediyorum.

Burayı biraz açmak istiyorum. Yukarıda değindiğim konuşmasında Zizek, uzun uzadıya biyoteknoloji alanındaki gelişmeleri, dijital (virtual) gerçekliği farklı alanlarda yeniden üreten teknolojilerin nasıl hızla yayıldığını ve bunların new-age aktivistleri ve transhümanistler tarafından nasıl da sahiplenildiğini anlatıyor. Düşüncenin doğrudan gerçekliğe dönüşmesi olasılığından bahsediliyor: Sonunda maddeyle bilinç arasındaki açı kapanıyor, bilinç maddeyi de kapsayacak şekilde genelleşiyor, doğrudanlaşıyor. Bu yorum ve selamlamaya karşı Zizek, modernizmle birlikte gelen kopuşu, yitişi selamlıyor; aklın özerkleşmesini selamlıyor ve bunun bizim özgür kararlar alabilmemizin yegane koşulu olduğunu söylüyor. Rasyonel aklın 'evrensel'e dair yorumunu geri çağırıyor Zizek, sentetik ‘birlik’ söylemine karşı. Bense Zizek’e katılıyor ve ekliyorum, ‘organik birlik’ten ‘sentetik birlik’e geçişte yaşanan kısa devre, eşitlikçi bir eleştiri için zemin hazırlıyor.

Özgür


[1] http://www.newscientist.com/article/dn25458-blood-of-worlds-oldest-woman-hints-at-limits-of-life.html#.U-l51uN_vtu
[2] http://singularityhub.com/2009/06/08/growing-organs-in-the-lab/
[3] http://www.newscientist.com/article/mg22229662.400-deaf-people-get-gene-tweak-to-restore-natural-hearing.html?utm_source=NSNS&utm_medium=SOC&utm_campaign=twitter&cmpid=SOC%7CNSNS%7C2012-GLOBAL-twitter#.U-l64-N_vtu
[4] http://www.iflscience.com/health-and-medicine/biological-pacemaker-developed-using-gene-therapy
[5] http://rt.com/usa/176804-dna-blood-suicide-risk/
[6] http://rt.com/usa/176860-synthetic-biological-leaf-created/
[7] http://www.youtube.com/watch?v=MuOe_LuXfBE
[8] http://www.singularityweblog.com/a-transhumanist-manifesto/
[9] http://en.wikipedia.org/wiki/Transhumanism
[10] http://transhumanism.org/index.php/WTA/hvcs/
[11] http://scientiasalon.wordpress.com/2014/05/05/the-interplay-of-science-and-ethics-the-case-of-eugenics/
[12] http://www.youtube.com/watch?v=rI-42NuiLdM
[13] İdeolojinin Yüce Nesnesi, Slavoj Zizek, Metis Yayınları, 2004


11 Ağustos 2014 Pazartesi

Descartes'ın akıl kuyusuna attığı taşlar

Rene Descartes… Zihin felsefesi tarihine bakildiginda, kuyuya attigi taslarin uc yuz elli yildir hala cikartilamadigi ve ortaya attigi fikirlerin hala tartisildigi buyuk filozof ve doga bilimcisi. Analitik geometrinin de mucididir kendisi, okul siralarinda Kartezyen koordinatlari vesilesiyle kendisiyle tanismamiz erken döneme rastlar. Ama Descartes denilince akla gelen ilk sey, suphesiz “Dusunuyorum, öyleyse varim” sözudur, ve kendisinin kuyuya attigi buyuk tas bu söz uzerine sekillenmistir. Simdi gelin Descartes’in bu zihin/beden ayrimi fikrine nasil ulastigina, ve bu görusun problemli taraflarina yakindan bakalim.

17. yuzyil. Aydinlanma ve dehalarin cagi. Galileo, Newton, Bacon, Kepler gibi bilim adamlarinin onculugunde modern bilimin insa edildigi, sistematik bilimsel metotlarin gelistirildigi dönem. Galileo, evrendeki nesneleri birincil ve ikincil nitelikte nesneler olarak ikiye ayiriyor. Birincil nitelikteki nesneler, hiz, kutle, agirlik gibi olculebilir, gözlemciden bagimsiz nesneler. Ikincil nitelikteki nesneler ise koku, görme, guzellik gibi öznel, gözlemcinin duyularina bagli nitelikler. Iste Galileo diyor ki, varligini kanitlayabilecegimiz yegane nesneler, sadece birincil nitelikteki ölculebilir nesnelerdir. Canlilar yarin yeryuzunden silinse, guzellik, koku, renk gibi nitelikler de ortadan kaybolur, fakat kutle, ivme, yercekimi yine burada kalir. Iste modern bilimin, gözlemciden bagimsiz fenomenleri ölcmeye dayanan metodu burada gelistiriliyor. Yani kisaca duyu organlarina guven olmaz, gelin duyulardan bagimsiz olan gerceklikle ilgilenelim deniyor. Önceki dönemlerde etkin olan Aristo ögretilerine dayali Stokastik yöntem, boyle bir ayrim yapmiyor. Aksine, bilgiye ulasma yolunda duyu organlarina kosulsuz bir guven söz konusu. Iste 17. yuzyil bilimi, Stokastik bilimin temel hatasinin, seylerin gercekte nasil olduklari ile seylerin bize nasil görundukleri arasinda bir ayrim yapmamasi oldugunu iddia ediyor.

Iste Descartes’in kuyuya attigi tasin cikis noktasi da tam olarak duyusal algilarin gerceklige ulastiracagina karsi olan bu guvensizlik. Ne biliyorum? diye soruyor Descartes. Neyin varligindan emin olabilirim bu dunyada? Ileride bir dag goruyorum, cok ufak gorunuyor gozume buradan. Ama yanina yaklastikca ilk goruntunun aldatici oldugunu goruyorum, bu gercekten de buyuk bir dag. Duyular aldaticidir, gerceklige ulasma hedefimde kosulsuz guvenebilir miyim onlara? Bir de ruyalar var tabi, ruyalarda da göruntuler goruyorum, sesler duyuyorum, ama bunlarin hicbiri gercek degil. Peki oyleyse diyor Descartes, her seyden ama her seyden suphe edecegim. Cikis noktam bu olacak gercegi arama yolculugunda. Ta ki suphe edemeyecegim derecede gercek olan bir sey buluncaya kadar gidecek bu sorgulama. Su karsimda duran agactan, su uzerinde oturdugum sandalyeden, karsimda yanan sömineden, bunlarin hepsinin varligindan suphe ediyorum. Butun bu gorduklerim, bir ruya olabilir. Fakat iste butun bu ruya olma ihtimali tasiyan gorungulerden öte, varligindan suphe edemeyecegim bir sey kesfediyorum: tum bunlardan suphe eden ben! Suphe edemeyecegim tek sey bu dusunen, sorgulayan, suphe eden varlik. Cunku bu suphe eden varliktan da suphe edersem kendi suphe eden varligimi kanitlamis olurum! Iste varliginin kanitini dusuncede buldu Descartes: Cogito ergo sum. Simdi de zihin-beden ayrimini yapacak: Var olduguma nasil emin olabilirim? Dusunen, sorgulayan, bilincli bir varlik oldugum surece (Res cogitans). Peki vucut nedir? Bedensel bir uzanti (Res extensa). Vucut, mekanik sureclere tabi bir makinedir. Zihin ise mekanik sureclerin islemedigi, parcalara bolunemez bir butundur. Oldukca akla yatkin geliyor degil mi? Maddesel olmayan bir ruh ile dunyevi bir beden. “Sokaktaki adam dualisttir” demisti Fransizlar o dönemde. Descartes’in teorisini sokaktaki adama kabul ettirmesi zor olmamisti. Aslinda su anda bile dunya sokaklarinda bir anket yapilsa insanlarin cogunun Descartes’ci cikacagindan suphe yok. Populer kulture derinden kazinmistir Descartes’cilik, sarkilarda kendini hep aciga vurur (Can bedenden cikmayinca – Baris Manco).

Iste zihni vucuttan ayirma islemi de tamamlandi. Descartes’in bu ikircikli evreni, töz dualizmi (substance dualism) olarak adlandirilir ve evrende temel olarak iki tane töz oldugunu söyler: maddesel ve mekanik sureclerle alakali uzantilar (vucut) ile maddesel olmayan zihin/ruh. Fakat iste bu ayrim, Descartes’in kuramini alt ust edecek su basit soruyu beraberinde getirir: Maddesel olmayan ruh ile maddesel vucut nasil etkilesirler? Aslinda bu soru, Descartes’a o donemde mektuplastigi Bohemya prensesi Elizabeth tarafindan sorulmustur. Ama Descartes bir turlu tatminkar bir cevap sunamamistir prensese. Cok basittir prensesin sorusu: Maddesel olmayan ruhumuz, maddeyi, vucudu nasil hareket ettirebiliyor? Descartes bu basit soruya tatminkar bir yanit bulabilmek icin epey caba sarfetmis, hatta Paris’te morglara gidip kadavralarin beynini keserek, ruh ile bedenin etkilesime girdigi yeri bulmaya calismistir. Bunun sonucunda beynin arka kisminda bulunan beyin epifizi bölgesinin ruh ile vucudun bulusma noktasi oldugunu iddia etmistir. Rastgele bir iddia degildir bu. Keza beyin epifizi beyinde tek bir yerde bulunur, diger bircok beyin bolgesi gibi sag ve sol kurede olmak uzere iki tane bulunmaz. Dualizmi icat eden bir adam icin ikinin yerine tekin pesinde kosmak, ironik olmakla beraber umitsiz bir cabaydi. Yine benzer sekilde, maddesel olan parmaga cekicle vurunca neden ruhta aci hissedilir sorusu da yanitsiz kalmistir. Descartes’in bu tip sorulara tipik yaniti, bizi asla aldatmayacak bir tanrinin belirli vucutsal uyarilara karsilik ruhumuzda belirli algilar meydana getirdigidir. Yani midenin bosalmasiyla ruhtaki acikma hissi arasinda maddesel bir nedensellik yoktur. Bizim iyiligimizi dusunen tanri, mide bosaldigi zaman bize aclik hissettirir ki bu sekilde gidip yemek yiyelim ve saglikli kalalim. Descartes, verdigi bu cevaptan pek tatmin olmamis olacak, bundan sonra kendisine yöneltilen ruh-beden etkilesimi sorularina, “Aptallarin birim zamanda ne kadar cok soru uretebildiklerine sasiyorum, insan kafasini boyle metafiziksel sorularla cok mesgul etmemeli” seklinde gecistirmistir.

Descartes’in yaptigi bu keskin ruh/beden ayrimi, aslinda akil ve ruh islerine bilimin burnunu sokmamasi, ve bu isleri kiliseye birakmasi demek oluyordu. Bilim makinenin, yani vucudun isleyisiyle ilgilenmeliydi, ne de olsa herkes tarafindan gözlemlenebilen, objektif olarak ölcumlenebilen seylerdi vucut uzantilari. Fakat varligindan yalnizca kendim emin olabildigim ve kendini yalnizca bana gösteren ruh, asla bilim tarafindan ölcumlenebilen bir sey olamazdi. Burada ufak bir not duselim: Descartes ögretisine gore bu evrende emin oldugum tek sey kendi zihnimdir. Bu da demek oluyor ki diger insanlarin da zihne sahip olduguna emin olamam. Butun dunya zombilerden olusuyor olabilir, bunu bilme yetisine sahip degilim. Bu dusuncenin uc noktasi solipsizme göturur, yani dunyada kendi aklimin disindaki hicbir bilginin kesin olmadigi, ve dis dunya ile diger zihinlerin de aslinda kendi zihnimin bir simulasyonu oldugu fikri. Zihin felsefecisi John Searle’in dedigi gibi, benim solipsizmimi sen curutursun, senin solipsizmini ise ben. Herhalde kurulmasi mumkun gorulmeyen tek cemiyet Dunya Solipsistler Cemiyeti’dir, haliyle kimse kendi disinda herkesin zombie oldugu bir cemiyete girmek istemez. Bir de tabi solipsizm kadar ucuk olmasa da, Descartes’in yönteminin idealizm felsefesinin de tohumlarini ektigi soylenebilir. Nitekim Kant, Descartes icin “supheci idealist” demisti.


Göruldugu uzere Descartes’in ikiye boldugu evren, ne kadar kendinden sonraki uc yuz elli yil boyunca etkili olmayi surdurduyse de, tutarsizliklar iceriyor. Peki o halde gunumuzde neden hala Descartesci kelime dagarcigini kullanmaya devam ediyoruz? 21. yuzyil bilimi zihin/vucut problemine bir cozum bulamadi mi hala? Bu sorularin detaylarina baska bir yazida girelim. Cunku bilim tarihindeki en cetrefilli sorunlardan bir tanesi bu. Beynin zihinle iliskisi ne? Bilinc nedir? Ruh, zihinden ayri bir sey mi? Fizik yasalari dunyayi deterministik (belirlenmis) ve kapali bir sistem kiliyorsa, özgur iradeden ya da bilincin vucut uzerindeki nedensel etkisinden söz edebilir miyiz? Eger söz edebilirsek bu bizi dualist yapmaz mi? Kirazi tatma ya da kirmiziyi görme hissimiz, beyindeki nöron etkilesimine indirgenebilir mi? Evrimsel olarak once vucutlar, sonra sinir sistemleri olustuguna gore, madde nasil oldu da bir zihin evrimlestirdi? Gordugunuz gibi sorular kadar kavram kargasasi da cok. Sanki bu sorulara yaklasmak icin once Descartes’ten devraldigimiz terminolojileri biraz temizlemek gerekiyor. Ama yine de Descartes’ci bir bitiris yapalim: Supheyi elden birakmamali, özellikle de bilincin, benligin ve zihnin belirli beyin devrelerine indirgendigini duyma ihtimalimiz olan bu yuzyilda.

Can

Resim: Descartes'in dualizm teorisini acikladigi kendi cizimi. Duyu organlari araciligiyla gelen sinyaller  epifiz bezine (arka beyindeki bezelye seklindeki yapi) ulasiyor ve buradan maddesel olmayan ruha aktariliyor.