31 Mayıs 2015 Pazar

Ekomodernist Manifestonun Küçülme Merkezli Eleştirisi*

Aralarında Ted Nordhaus, Michael Shellenberger, Steward Brand, David  Keith ve Joyashree Roy gibi ünlü çevreci düşünürlerin ve kalkınma uzmanlarının olduğu, ekomodernistler olarak tanınan grup, ilkelerini anlattıkları Ekomodernist Bir Manifesto’yu kısa süre önce yayınladı (2015). Manifestonun yazarlarının çoğu The Breakthrough Institute adlı etkili think tank’e (düşünce kuruluşu) üyeler.

Manifesto’yu dünyanın boğuştuğu ekonomik, sosyal ve ekolojik sorunların çözümünde teknolojiyi ve ekonomik büyümeyi merkeze alan belirli bir kalkınma yaklaşımının, ekomodernizmin temel mesajını iletmeye yönelik bir girişim olarak okuyabiliriz. Ekomodernistler, insan toplumlarının ekonomik ve ekolojik felaketlerden kaçınabilmek için doğayla uyum içinde yaşanması gerektiği fikrini reddederken teknolojiye sonsuz güveni vaazediyorlar; zira teknoloji, nükleer enerji ve karbondioksitin jeolojik depolanması [1] gibi yöntemler üzerinden, “kalkınma ve çevresel yıkım arasındaki bağlantıyı kıracaktır” ekomodernistlere göre.

Manifesto hali hazırda birçok çevreden ciddi eleştiriler aldı almasına; ama bu eleştirilerin hiçbirisi, sürdürülebilirliğe geçişi çevresel etkileri sınırlı ekonomik aktiviteler ve tüketime yönelik gönüllü-tutumluluk üzerinden, yani doğal kaynaklar üzerinde daha az insan baskısı yaratan bir model üzerinden tanımlayan küçülme perspektifinden yöneltilmedi. Küçülme perspektiften bakınca, teknoloji hiç de öyle sihirli bir kurtarıcı gibi görünmüyor; aksine çoğu teknolojik gelişmenin çevresel yıkımı azaltmak bir tarafa hızlandırdığı tespit ediliyor.

Bu temel ayrım üzerinden, küçülme paradigmasını sahiplenen 15’den fazla akademisyen, Ekomodernist Manifesto’yu etraflıca çürüten bir karşı makale yazdılar. Aşağıdaki metin ise bu makalenin yedi temel maddesinin bir özeti mahiyetinde yazıldı:

      1. Manifesto, ekonomik büyümenin sonsuza kadar sürdürebileceğini öne sürüyor. Küçülme paradigmasına bağlı ekolojist ekonomistler, sınırsız büyümenin sürdürebilir olmadığını ve hatta; insan nüfusundaki artış, artan eşitsizlikler ve bir zamanlar bol ve ucuz olan fosil yakıtlarda -ki fosil yakıtlar, geçen yüzyılda küresel ekonomide görülen devasa büyümeye yol açan temel etkendi- yaşanan azalmaya dikkat çekerek büyümenin önündeki sınırlara ya çoktan erişildiğini ya da pek yakında erişeleceğini veri alıyorlar. Ekomodernistler ise, teknolojinin önüne set çekilemeyeceğini iddia ederken sınırsız büyümenin sürdürülebilir olmadığı fikriyle alay ediyorlar.  Graham Turner ve Ugo Bardi gibi birçokları, ampirik veriler üzerinden, modellenen senaryoların ve Roma Kulübü’nün (Club of Rome[2]) temel tezlerinin geçerli olduğunu, yani insanlığın –teknolojik- başarılarının her seferinde doğanın sınırlarına çarptığını gösteriyorlar. Richard Heinberg, 2010 yılında petrol (ham ve işlenmiş) ile doğalgaz üretiminin, insan nüfusunun fosil yakıtlara bağımlılığı hala artıyor olmasına rağmen, ki dünyanınenerji ihtiyacının %80’i fosil yakıtlardan karşılanıyor, ve aslında tam da bu yüzden, tavan yaptığını gösteriyor. Endüstrileşme çağının bize ispatladığı bir şey varsa o da ekonomik büyümenin daha çok çevresel yıkım getirdiğidir. Sonuç olarak Manifesto, bu eğilimi sorgulatmak ve insanları -en azından- 1940’lardan bu yana esir almış olan büyüme fetişizmi üzerine tekrar düşünmeye itmek konularında hiçbir şey yapmıyor.
       
      2. Ekomodernistler, büyümenin olumsuz çevresel etkilerinden arındıralabileceği mitine inanıyorlar. Başımıza hep iyi şeyler gelirken (ekonomik büyüme, artan nüfus, daha fazla tüketim gibi) bütün bu iyi şeylerin kötü sonuçlarından (enerji kaynaklarının tükenmesi, çevresel yıkım, çevre kirliliği gibi) kaçınmanın her zaman mümkün olduğu tezi, neoklasik iktisatçıların, sanayicilerin ve bilcümle fütüristin kökü derinlere dayanan fantezilerinden başka bir şey değildir. Zira, ekonomilerini sürekli büyütürken aynı anda enerji tüketimlerini kısıp büyümenin çevresel etkilerini azaltabilen bir toplum bugüne kadar görülmüş değildir. Meseleye karbondiksit salınımı üzerinden bakarsak örneğin, geçen yüzyılda karbondioksit salınımının hem küresel hem de yerel ölçekte azaldığı yegane dönemler, ekonomik etkinliğin de azaldığı dönemlerdir (genellikle siyasi krizlerin, savaşların olduğu; ya da ekonominin durgunluğa girdiği dönemler gibi). Her ne kadar geçen birkaç on yılda bazı ülkeler karbona bağımlılıklarını azaltabilmiş olsalar da, ki bu da enerji verimliliğinin bir nebze arttığına işaret eder, büyüme ve çevresel yıkım arasındaki bağı kırmak için tek başına teknolojik gelişmelere ve yenilebilir enerji kaynaklarının üretimine bağlı girişimler, karbondioksit salınımının ve buna bağlı olarak toplam çevresel hasarın yaşanabilir bir gezegen için gereken seviyelere indirilmesi konularında başarısız olmuştur. Özetle, ekonomik büyümeyle çevresel hasar arasındaki kopuş gerçekleşmemiş ve haliyle sorunlarımız da çözülmemiştir.

      3.Teknoloji bir sorun mu, yoksa bir çözüm mü? Ekomodernistler bu sorunun yanıtını bulamamışa benziyor. Manifesto, günümüzde teknolojinin, özellikle fosil yakıtlara bağlı endüstrinin, çevre üzerindeki yıkıcı etkilerini kabul ve itiraf etmek konularında açık sözlü gözüküyor. Gel gör ki çaresizliğe benzer bir ruh hali içerisindeki ekomodernistler, iklim krizini çözüp sürdürülebilir bir geleceği yaratabilecek yegane yolun nükleer enerji ve karbondioksitin jeolojik depolanması gibi riskli, pahalı ve potansiyelleri sınırlı yöntemlerden geçtiğini savunarak oldukça geri(ci) bir pozisyon alıyorlar. Diğer taraftan, hayatın bize gösterdiği bir şey varsa o, nükleer enerjinin dünyanın enerji ihtiyacının %6’sı gibi çok küçük bir kısmını ancak karşılayabiliyorken nükleer atıkların depolanması gibi hem uzun vadeli kabusları ve hem de gerçek zamanlı çevresel felaket risklerini de beraberinde getiriyor olması. Çernobil’i ve Fukushima’yı burada ilk akla gelen örnekler olarak verebiliriz. Küçülme perspektifinden bakınca, daha fazla teknoloji çözümün –zorunlu olarak- kendisi değil. Enerji krizinin çözümü, ancak ve ancak ekonomik etkinliğin, aşırı üretimin ve tüketimin azaltılması yoluyla mümkün hale getirilebilir; ancak bundan sonra sürdürülebilir enerji kaynaklarının yaygınlaşma potansiyeli, insan toplumların enerji ihtiyaçlarının karşılanmasına yetecek seviyede belirginleşebilir.  

      4. Ekomodernistler pek de eko sayılmazlar. Ekomodernistler, ekosistemler ve popülasyonlar, enerj ve doğal kaynaklar hakkında bildiğimiz her şeye karşı çıkıyorlar. En fenası, ekolojinin ve termodinamiğin bize öğrettiği öncelikli ders olan, türlerin ve toplumların büyümeleri önünde doğal sınırlar olduğu olgusunu inkar ediyorlar. Aksine,  sınırsız büyümenin önünde engeller olabileceği tezini hiç utanma olmadan bir söylence olarak görüyorlar; insan popülasyonlarının ve ekonominin sonsuza kadar büyüyebileceğini iddia ediyorlar. Dahası, büyümenin ekolosistemler üzerinde yarattığı olumsuz sonuçları da doğrudan görmezden geliyorlar. Ekomodernistlerin geleneksel tarım, tek ürün çiftçiliği (monoculture), ilaçlara dirençli tarım zararlıları, genetiği değiştirilmiş organizmalar ve tohumların genetik çeşitliliğinin giderek daha fazla özel ellerde toplanıyor olması gibi konularda söyleyecek hiçbir şeyleri yok. Balıkçılıktaki küresel kriz ya da denizlerdeki mikroplastik kirlenme, doğal çeşitliliğin azalması, insan faaliyetleri için yararlanılabilecek ekolojik mekanizmalar (ecosystem services) ve türler üzerindeki  varoluşsal tehditler gibi konularda derin bir sessizlik içerisinde ekomodernistler. Ne de fosil yakıtlara bağımlılığımızı temel bir sorun olarak görüyorlar. Her ne kadar insan toplumlarının endüstriyel karbondan uzaklaşmaları gerektiğini iddia etseler de alttan alta karbondioksitin jeolojik depolanması yöntemi üzerinden kömürün, petrolün ve doğal gazın yaygın kullanımını savunuyorlar. Ekolojik bir bildirge olmak bir yana, teknolojinin ve insan aklının bizi her türlü beladan kurtaracağına yönelik naif bir inançtan öteye gidemiyor manifesto. Hal böyleyken insan, ekomodernistlerin jeomühendisliği de -gayet tabii- savunduklarını düşünebiliyor.
      
      5. Ekomodernisler, hem modernizm hem de kalkınma hakkında dar görüşlü, hatalı ve cilalanmış görüşlere sahiler. Manifestonun iddiaları gelişmiş toplumların kutsandığı inancı üzerine kurulu. Küçülme fikrini destekleyenlerse, 18. yüzyıldan bugüne kadar geçen dönem hakkında çok daha gelişkin bir tarih anlayışına sahipler. Modenizmin getirdiği “ilerleme”nin maliyeti çok ağır oldu; dolayısıyla, modernizmle gelen kutsanma da pek kutsanma sayılmaz. Ekomodernistler örneğin, sera gazlarının salınım miktarlarının kalkınmayla paralel olarak artış gösterdiğini açıkça dile getirmiyorlar. Temel varsayım şu: Kalkınma yalnızca, gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelerin izlediği yolu izlemeleriyle ve bu sayede modernleşmeleriyle mümkün olabilir. Bu mantığa göre, gelişmiş Batı’nın ve Batı bloğuna yeni katılan ülkelerin çevreye verdikleri müthiş zararlar pahasına izledikleri kalkınma modelleri, gelişmenin tek ölçütü haline geliyor.
  
      6. Ekomodernizm, sanayileşme-öncesi/köylü, endüstrileşmemiş toplumlara ve küresel güneye yukarıdan bakıyor. Bu küçümseyici bakış manifestoda iyice belirginleşiyor. Kalkınma konusuna bakıştaki farklı kültürel eğilimlere yer yer şöyle bir değinilse de dini inançlar, tinsellik ya da yerel halkların ekolojik alışkanlıkları gibi konular hakkında hiçbir şey söylemiyor manifesto. Endüstrileşmemiş toplumlar ve yerel halklar geri ve gelişmemiş olarak hor görülüyor. Hatta yazarlar, ufak ölçekli çiftçiliğin, toprakla uğraşmanın ve üretimin kendine özgü değerlerini görmezden gelircesine insanların toprakla ilişkilerini tamamen kesmelerini -ve bu sayede “özgürleşmelerini”- önerecek  kadar ileri gidebiliyorlar. Basit yaşama, ufak ölçekli ve halktan kaynaklı kalkınma yaklaşımlarına yönelik en ufak bir övgü bile bulmak mümkün değil manifestoda.
   
      7. Manifesto olgusal hatalarla ve yanıltıcı ifadelerle dolu. Ormanların kürüsel ölçekli yok oluşu hakkında manifesto, özellikle sahtekarca davranıyor: 2014 Millennium Development Report’un[3] sonuçlarının aksine ormanlık alanların küresel ölçekte büyüdüğünü iddia ediyor. Bahsi geçen rapor ise bize, her ne kadar ormanların yok olması sürecinin hızı yürütme durdurmalar ve tekrar ağaçlandırmalar sayesinde yavaşlasa da, 2000 ile 2010 arasında dünya üzerindeki ormanlık alanların mutlak olarak milyonlarca hektar azaldığını gösteriyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (United Nations Food and Agriculture Organisation) ve Dünya Doğal Yaşamı Koruma Vakfı’nın (World Wild Life Fund for Nature) çalışmaları da ormanlık alanlardaki mutlak azalmayı teyit ediyor. Ayrıca manifestonun köleliğin ve kölece çalışma koşullarının azaldığı ya da tarih öncesi insan toplumlarının megafaunaların yok olmalarına sebep oldukları gibi konularda su götürür, ispatlanmamış iddiaları var. 

Özetle ekomodernistler ne geleceğin toplumlarına umut verici bir kalkınma modeli önerebiliyorlar ne de bugünün çevre ve enerji sorunlarına dair tatmin edici çözümler sunabiliyorlar. 



Özgür






5 Mayıs 2015 Salı

Ey akıl! Gölge etme, baska ihsan istemez

Spirituel dunyanin Slavoj Zizek’i demek yerinde olabilir kendisine, en azindan benim kafamda böyle bir izlenim olustu konusmalarini dinledikten sonra. Aslinda kendisini spirituel dunyaya sokmak da zor, kendisi tum ögretileri, tum psikolojik dönusum fikirlerini, ve hatta aklin kendisini bile reddediyor cunku. UG Krishnamurti’den bahsediyorum. Kendisinden cok daha fazla taninan dunya ögretmeni Jiddu Krishnamurti ile karistirmamak gerek UG’yi, aralarinda bazi yakinliklar olsa da UG hicbir zaman Jiddu gibi bir evrensel psikolojik dönusum ihtimaline inanmadi ve tum bu aydinlanma ogretilerinin gurularin ruhsal markete satmak icin getirdikleri urunlerden ibaret oldugunu soyledi.

Hayat hikayesine cok girmek istemiyorum UG’nin. Hindistan dogumlu oldugunu ve doksanli yaslara kadar hayatinda hic doktor görmeden yasadigini ve bu haliyle tibba da inanmadigini belirtelim. 49 yasinda kendi deyimiyle “felaket” (calamity) dedigi bir dizi dönusum geciriyor ve algi kapilari acilirken “ben merkezi” ortadan kayboluyor UG’nin?! Evet kulaga oldukca garip ve guru sacmasi gibi bir deneyim gibi geliyor ve bunun nasil bir dönusum oldugunu kendisi disinda kimse bilemeyecek. Ama UG bunun nasil oldugunu kendisi de bilmiyor, “yildirim carpilmiscasina nedensizce”diye tarif ediyor bu dönusumu. Dönusumden sonra geriye kalan, kendi degimiyle “dogal hal” (natural state) denilebilecek bir durum oluyor. Tum algilari dogallikla calisan ve dusunce tarafindan kirletilmemis bir dogal durum diyebiliriz. Burada hemen hayvan analojisi akla geliyor, zihin ve ego tarafindan bulaniklasmamis, dogal akisiyla isleyen bir hayvan zihni analojisi. “Benimki bir kopek havlamasi” diyor UG, “ben sadece uyaranlar karsisinda havliyorum, benim konusmamdan anlam cikaran ve bunu kisisel bir aydinlanma metoduna dönusturmek isteyense senin zihnin.” diyor.

UG’yi bence ilginc kilan bir ozellik, tum bu spirituel ogretileri disladiktan ve aydinlanma ihtimalinin olmadigini butun ciplakligiyla görmesinden sonra kendisini tum bu aydinlanma sacmaliginin elinin degmedigi bati felsefesine ve bilime vermesiydi. Örnegin Descartes’in “dusunuyorum oyleyse varim” sözunu elestirirken, dogru soruyu (dusunmezken de var miyim?) hic sormadigini soyluyor. Vucut önemli bir yer tutuyor UG felsefesinde. Vucudun tek istedigi hayatta kalmak ve uremektir, tum aydinlanma fikirleri ve kavramsal dusunceler vucut icin hicbir onem arz etmezler diyor. Cinsel devrimi ise sacma buluyor- “seks sadece turun devami icin gereklidir, dusunce bunu bir aydinlanma yöntemi yapti, ne kadar sacma!” Dogal zeka dedigi algisal ve vucutsal zekanin, dusunce (thought), irade (will, volition) ve gecmis bilgisine (memory) dayali kavramsal zekadan cok cok ustun oldugunu, fakat dusunceyi ve iradeyi bu kadar kutsayan modern insanin bunu asla anlayamayacagini iddia ediyor. Fakat buradan kolay bir cikis yok UG felsefesinde: Dusuncenin sona erdigi ve simdiki zamanla butunlesilen saf algisal bir deneyim yok ona gore. Tum algilarimiz da hafiza ve gecmis tarafindan sekillendiriliyor. Bir gokkusagini veya guzel bir kusu tum benligimizle gözledigimizde bile hep o gecmis filtresinin etkisiyle bakiyoruz. Gunumuz bilim dunyasinda Bayesci beyin diye adlandirilan bir görusle paralellik gösteriyor bu fikir (http://generatioaequivoca.blogspot.com.tr/2014/11/bayesci-beyinler.html). Algilarimiz surekli bir hafiza ve bu hafizalarin urettigi beklentiler isiginda sunuluyorlar bize- oldukca internalist bir görus bu: zamanin ve mekanin dahi aslinda beynin urettigi kavramlar oldugunu iddia ediyor.

UG felsefesine gore bu cikmaz dönguden cikis yok- kendisinin deneyimledigi hayvansal dogal duruma gecmenin de bir metodu yok. Insanlik nasil degisebilir, nasil dönusebilir o zaman? UG’ye gore tum bu donusturme cabalari problemin kendisi zaten. Dusunceye ve gecmis bilgiye dayanan cozumler daha fazla sorun, daha fazla felaket getirir. Cunku dusunce öludur, dusunce gecmistir, ve böylesine ölu bir sey hayatin kendisine dokunamaz, yasamin canliligina carptigi anda devrilir. Fakat yine de insan zihni bunu denemekten vazgecmeyecek, ve sonunda kendi felaketini kendi elleriyle hazirlayacak. Ama zaten belki de gerekli olan, dogal olan sey tam olarak da budur. “Belki ancak bu tur dunyadan silindikten sonra yerine yeni bir sey gelebilir” diyor UG. Bu da Zizek’in bircok farkli konu icin tekrarladigi, tek cozum yolunun hatayi kabul edip sonuna kadar gitmek oldugu gorusuyle benzerlik gosteriyor.

Son olarak Maria ile konusurken aklimiza gelen bir benzerlikten söz edeyim. Dogudaki Jiddu ve UG Krishnamurti arasindaki görus ayriligi batida Schopenhauer ile Nietzsche arasindaki ayrilikla parallellik gösteriyor. Jiddu Krishnamurti ve Schopenhauer tum acilarimizin kaynaginin zevkin pesinde kosma ve istek (will, desire) mekanizmasi oldugunu, ve bu cikmaz dongunun sona ermesi icin bu istek mekanizmasinin dizginlenmesi ve durdurulmasi gerektigini soylerlerken UG ve Nietzsche ise bu dizginleme mekanizmasinin onune gecmenin insan dogasinin onune gecmek ve insani insan yapan seyi reddetmek oldugunu one suruyorlar. Schopenhauer’in tefekkur halinde istegin askiya alinmasi tavsiyesine karsi cikan Nietzsche, tum insan davranisinin temelinde guc istenci oldugunu iddia ediyor ve bu istek mekanizmasinin onune gecme fikrini dogamiza ve biyolojik yapimiza bir ihanet olarak algiliyor. UG felsefesinde de kendini degistirme istencine bir karsi cikis var: “Tum bu zihinsel dizginler ve oldugundan baska birisi olma cabasi bir kenara birakildiginda esi benzeri gorulmemis bir biyolojik zeka devreye girer.”

UG’nin yasadigi donemde evrimin koyu genetik yorumlamasindan ve psikolojideki davraniscilik (behaviourism) akimindan etkilendigini belirtelim. Insan dogasiyla ilgili bir takim dusunceleri bu akimlarin etkisinde kalmis gibi gorunuyor. Örnegin insan-makine benzerligi ve butun davranisin duyusal uyarilara verilen tepki oldugu gorusu, hatta aklin kendisinin yok sayilmasi ve butun psikolojinin sadece davranisla ilgilenmesi hep davraniscilik akimiyla birlikte gelen radikal fikirlerdi. Bu bakimdan UG’nin zamaninin otesine gecen bir dusunur oldugunu soylemek anlamsiz olur. Ama zaten UG felsefesinde özgur iradeye de yer yok- herkes gecmisi, kulturu, kosullanmalari ve deneyimleriyle beraber buyuk nedensel zincirin bir parcasi ve bundan bagimsiz bir hareket mumkun degil- cunku dusuncenin kendisi bu kultur, gecmis ve hafiza tarafindan kosullandirilmis durumda. Bu bakimdan icgoru (insight) ya da yaraticilik gibi deyimler dusuncenin kendi bayagiligini gizlemek icin icad ettigi kulaga hos gelen terimlerden ibaret sadece…

Asagidaki videoda UG, vucudun hayatta kalma icgudusunun butun problemlerle bas edebilecek bir zekaya sahip oldugunu ve bu mekanizmaya iyi yonde mudahele etmek isteyen tum dusunce mekanizmalarinin sorunun kendisini teskil ettigini soyluyor. Devaminda da tum hucrelerin bencil oldugunu ve organizmanin tek amacinin hayatta kalmak oldugunu iddia ediyor (Dawkins'in "Gen Bencildir" kitabiyla olan paralellik ilginc).





Can